Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

26 Mart 2022 Cumartesi

Dizi Yorumu | Lawless Lawyer

Dizi Yorumu | Lawless Lawyer

Sevdiğim oyuncuların bazı dizilerini beğenmeyince çok üzülüyorum.

Lee Joon-gi de, Seo Yea-ji de beğendiğim oyunculardan. Özellikle Seo Yea-ji... En sevdiğim dizilerden biri olan It's Okay to Not Be Okay'in başrolü kendisi. Lee Joon-gi'yi de Flower of Evil dizisinde izlerken çok beğenmiştim. Ancak ikisinin aynı dizide buluşmasına rağmen çok da iyi bir iş çıkmamış ortaya.

Tabii, bu tamamen benim kişisel görüşüm.

Lawless Lawyer, 2018 yapımı bir hukuki Kore dizisi. Başrollerinde Lee Joon-gi, Seo Yea-ji, Lee Hye-young ve Choi Min-soo yer alıyor. Senaristliğini Yoon Hyun-ho (İşleri: I am Father, The Attorney, Remember: War of Son, Confidental Assignment ve şimdilerde yayımlanmaya başlayan Military Prosecutor Doberman) yönetmenliğini de Kim Jin-min (İşlerinden bazıları: The Liar and His Lover, Extracurricular, My Name ve Goodbye Earth) üstlenmiş. 1 sezon, 16 bölümden oluşuyor. Yine bir Studio Dragon işi. Netflix'te bulabilirsiniz.

Konusu da şu şekilde: Geçmişte ana karakterimiz Bong Sang-pil'in (Lee Joon-gi) avukat olan annesi gözlerinin önünde öldürülüyor ve annesinin de isteğiyle çete lideri olan amcası Choi Dae-woong'un (Ahn Nae-song) yanına kaçan Sang-pil, burada çete üyesi olarak yetişiyor. Ardından da küçükken annesine söz verdiği gibi Hukuk fakültesine girip başarılı bir avukat oluyor ve yıllar evvel ardında bıraktığı Kanunsuz Şehir Kisung'a, annesinin intikamını almak için geri dönüyor. Ana karakterlerimizden diğeri Ha Jea-yi (Seo Yea-ji) haksız karar verdiğine inandığı bir yargıca saldırdıktan sonra avukatlık mesleğinden uzaklaştırılıyor, işini kaybediyor ve bunun üzerine babasının yanına Kisung'a geri dönüyor. Kısa süre sonra Sang-pil ile yolu kesişen Jae-yi, asistan olarak Sang-pil'in yanında çalışmaya ve farkında olmadan Sang-pil'in davasında ona yardımcı olmaya başlıyor.

Hukuki bir dizi olmasına rağmen daha çok komedi tarafında konumlandırdığım bir dizi açıkçası, Lawless Lawyer. Dava ile alakalı kısımlar haricinde tonu bu şekildeydi en azından. Oyuncular fazlasıyla kameraya oynuyor, bazı yerlerde oldukça saçma mantık hataları var. En son 5-10 yıl evvel falan izlediğim dizilerde bu kadar havalı karakterler vardı sanırım; 2018'de yapılan bir dizide karşılaşınca şaşırdım ister istemez. Hikayenin bütün ciddiyetini ve gerçekliğini götürüp yapay bir şeye dönüştürüyor böyle olunca. Mahkeme sahnelerinde ya da antagoniste karşı yapılan şovlara bir yerde tamamım ama kendi aralarında yaptıkları ekip konuşmasında da gerekli gereksiz bir sürü saçma replik ve kameraya oynama sahnesi vardı. Bir noktadan sonra bütün heyecanımı kaçırdı bu durum.

Arka planda dönen türlü yolsuzluk, karaktersiz tonla karakter vardı dizide. Ana antagonisti oldukça beğendim, tek zeki karakter de oydu sanırım. Etrafındaki herkes kendince akıllı işler yapmaya çalışıp çuvallayan kişilerdi. (Bazıları pisi pisine öldü ya, ne diyeyim bilmiyorum. Spoiler olmasın diye kim olduğunu söylemiyorum ama... Ah be abicim, neden yalnız başına takibe çıkıyor, bir de üstüne o eve gidiyorsun? Resmen ölmeye gidiyorsun ama böyle yapınca. Karakterin ölmesini bekliyordum ancak bu şekilde değil. Höf.)

Dizideki ana karakterimizden kadının, Ha Jae-yi'nin konumuna gelelim. Başarılı ve zeki bir avukat olarak konumlandırılan Jae-yi, bazı noktalarda yine "üzülmesin/planı bozmasın diye kendisine haber verilmeyen" dış kapının dış mandalı konumunda kalmış. Başkası adına, onun adına doğru kararı verdiğine inanan karakterler zaten sinirimi bozuyor, bir de üstüne bu kadın karakterlere yapılınca deliriyorum. Öyle çok feminist bir insan değilim ama ekranda mantıklı kararlar verebilen, dışarıda bırakılmayan, hikayeye katkısı olan, edilgen olmayan karakterler görmek istiyorum sadece. Jae-yi öyle değildi demiyorum ama böyle olduğu sahneler de olmadı değil.

Bir de romantik ilişki kısmından bakarsak olaya ikilinin ilişkisi hiç geçmedi bana, çok yüzeysel duran bir ilişkiydi. "Yapalım, aradan çıksın," denmiş. İkisini de bıraksan birbiri için ölecek ama niye belli değil. Yan yana duruyorlar ama sevgililer mi, öylesine iki insan mı belli değil. Var olan sahnelerde duygu o kadar az geçiyor ki kalan sahnelerde normal durmaları gözüme batıyor ister istemez. Zaten dediğim gibi, sürekli kameralara söyleniyor her şey, birbiri ile konuşmuyor karakterler.

Sözün özü, izledim bitirdim ama öyle çok da iyi bir dizi değildi bana göre Lawless Lawyer. Yine izlenir tabii; arka planda dönen olaylar, kötü karakterlerin nasıl alaşağı edileceği falan az çok merak ettiriyor. Ama o kadar. Birçok açıdan yüzeysel kalmış bir diziydi. Üzüldüm.

Esen kalın, hoşça kalın.

Gifler:

12 Mart 2022 Cumartesi

Dizi Yorumu | Mr. Sunshine

Dizi Yorumu | Mr. Sunshine


Puff...

Bu yazıyı nasıl yazacağımı bilmiyorum bile.

Mr. Sunshine, Netflix'te denk geldiğim ve kapak görseli beni çok etkilediği için listeme atıp izlerim dediğim bir diziydi.
Normalde herhangi bir diziye başlamadan evvel diziyle alakalı olabildiğince bilgi edinmeye çalışırım, genel bir fikir almak adına. Çünkü diziler -her ne kadar bizimkilerle boy ölçüşemeyecek olsalar da- uzun vakit alan şeyler ve vaktimi yatırdığım şeyin hüsranla sonuçlanmasını pek sevmiyorum.

Mr. Sunshine ile alakalı hiçbir şeye bakmadım. Sadece kapak görseline vuruldum.

İyi bir dizi olduğunu bir şekilde hissettirmiş olmalı ki gerek duymadım bakmaya ve başlamış oldum böylece. Bitirebilmem biraz zamanımı aldı; benim için oturup ard arda izlenebilecek bir dizi değildi çünkü. Her bölümü film tadındaydı ve dolu doluydu, ağır ağır izleyebildim.

Mr. Sunshine, Kim Eun-sook tarafından yazılmış (Kendisi Goblin'in ve The King: Eternal Monarch'ın da yazarı) ve Lee Eung-bok tarafından yönetilmiş, 2018 yapımı bir dizi. Başrollerde Lee Byung-hun, Kim Tae-ri, Yoo Yeon-seok, Kim Min-jung ve Byun Yo-han yer alıyor. 1 sezon ve 24 bölümden oluşuyor, Studio Dragon yapımı.

Konusu da şöyle ki: Joseon'da köle olarak dünyaya gelen Eugene Choi (Lee Byung-hun) hizmet verdikleri soylular tarafından annesi ve babası öldürülünce 9 yaşında, birilerinin de yardımıyla Amerika'ya kaçar ve orada geçirdiği zorlu yılların ardından Deniz Piyadeleri Subayı olur. Uzun yıllar Amerika'da görev yapan Eugene, yıllar sonra bir görev için Joseon'a geri döndüğünde aristokrat torunu olan Go Ae-shin (Kim Tae-ri) ile tanışır ve ona aşık olur. Ancak sınıfsal farklılıkları ve Ae-shin'in aileler arası bir anlaşma sonucu nişanlandığı ve yıllardır görmediği nişanlısı asilzade Kim Hui-seong'un (Byun Yo-han) varlığı aşklarına meydan okur. Çocukken Joseon'dan ailesinin ölümü üzerine kaçmak zorunda kalan ve memleketine karşı hiçbir bağlılık hissetmeyen Eugene'in, Joseon'un bağımsızlığı için savaşan Erdemli Ordu'ya mensup Ae-shin'e duyduğu aşk, hangi safta durması gerektiğini bir kez daha sorgulamasına neden olur.

Konudan da anlayacağınız üzere 1900lerin başında geçen bir dönem dizisi bu. Normalde dönem dizileri, pek izlemeyi tercih ettiğim diziler olmuyor açıkçası. (Ama artık zorunda da kalabilirim zira elimde izleyecek düzgün dizi kalmadı gibi.) Ancak bu dizi farklıydı, öncelikle bunu söylemeliyim. Her ne kadar kurgusal karakterlere ve kurgusal bir olaya sahip olsa da arkaplanı gerçek olaylara dayanıyor. Bazı tarihi karakterler bile yer alıyor dizide, gerçek kimlikleriyle. İşgal altında olan Joseon'un ve halkın, bağımsızlıkları için verdikleri uğraş gerçek bir dille aktarılmış. Dönem bütün sosyal, politik ve psikolojik noktaları açısından bütün çıplaklığı ile anlatılmış. Dönem geçişi ve buna adaptasyon da aynı şekilde.

Dizinin sinematografisinden ve hikaye anlatımından başlamalıyım öncelikle. Bana kadrajları ve renkleriyle Hotel del Luna'yı anımsattı çokça. İzlediyseniz onun da üstüne konularak oluşturulmuş bir görsellik düşünün. Bazı karakterler için kullanılan kostümler [özellikle Glory Hotel'in sahibi Kudo Hina'nın (Kim Min-jung) bütün kıyafetleri enfesti.], mekanlar... Dizi sektörü çok acayip bir yere gidiyor ve bundan da memnunum açıkçası. Özellikle Studio Dragon'ın dizileri. Müzikler ise ayrı bir konu. (Ah, o müzik kutusu... Bu yazıyı da onu dinlerken yazıyorum.)


Karakterler... Uzun zamandır bir dizide bu kadar fazla sayıda karaktere bağlandığımı hatırlamıyorum. (Ve sinir olduğumu... Bütün antagonistler o kadar iyi yazılmıştı ki hepsini kan gölünde boğmak istedim.) Bütün karakterler gri bir düzlemde yazılmış, kendi dünyaları ve hikayeleri ile var olan kişiler. Ve diziye şapka çıkarmak istiyorum bir noktadan ötürü: Kadın karakterler yersiz güçlü karakterler olarak gösterilmemiş. Ne demek istiyorum? Birçok dizide sırf "güçlü kadın" gösteriyor gibi olmak için -ya da beceremediklerinden- çok göze batan karakterler oluşturuyorlar. Bu dizideki hiçbir kadın karakter bana batmadı. Bütün ana karakterler o kadar eşit kurgulanmış ve bu da o kadar başarılı yapılmış ki. (Chef's Kiss yapıyorum şu an parmaklarımla: Müthiş.)

Erkek karakterlere gelince... Üç ayrı adam, üç ayrı karaktere sahip kişi ve üç ayrı aşık görüyoruz. Hepsi Ae-shin'e aşık tabii... (Suçlayamıyorum bile, aşık olunmayacak gibi değil kadın çünkü.) Bu üçlünün ayrı ayrı sahneleri de, birlikte atıştıkları sahneler de ayrı keyif verdi bana. Üçünü de ayrı ayrı bağrıma basasım geldi ama Eugene... Ballı çöreğim benim.

Normalde Kore dizilerine Amerikalı karakterler dahil olunca gözlerime çatal saplamak istiyorum ama bu dizide -birkaç kişi hariç- yabancı karakterler de iyiydi. Özellikle de Eugene'in üstü ve dostu olan Kyle Moore (David Lee McInnis) karakteri.

Eugene ve Ae-shin... İkisini ne zaman izlesem 17 yaşıma geri dönmüş gibi hissettim. Aşkı ilk kez keşfediyormuş gibi... Aşk falan deyince diziden beklentiniz ne olur bilmiyorum ama burada çok saf, ürkek ve derin bir aşktan söz ediyorum ben. Diken üstünde izledim bütün sahnelerini.

Sözün özü, çok çok çok güzel bir diziydi Mr. Sunshine. İlk beşimde yer alıyor benim. Uzun zamandır bu kadar güldüğüm, ağladığım, sinirlendiğim, bazen hepsini bir arada yaşadığım bir dizi izlememiştim. Yeri bende çok ayrı olacak, yıllar geçse de.

[SPOILER] Of. Üzerinden günler geçmiş olmasına rağmen hala gözlerimin doluyor olması normal mi? Finali bitirdi beni, mahvoldum. Karakterler teker teker acı çekti ama ben her biri için ayrı çektim. Sonu karakterler için mutsuz biten dizileri izlemeyi sevmiyorum çünkü perişan oluyorum. Final bölümü üzerimden geçmiş olsa da izlemeye her halükarda değer bir diziydi. Uzun bir süre etkisinden çıkamayacağım ama onu biliyorum.

Sadece o büyük aşkın sonunda tren sahnesinden sonra da Ae-shin'e dair bir şeyler görmek isterdim. Bu Eugene'in hikayesiydi biliyorum ama tek bir sahne yeterdi, ne kadar üzüldüğünü bize hissettiren. Biraz havada kaldı böyle olunca ölümü. [SPOILER]

Esen kalın, hoşça kalın.

Giflerimiz (Gönül bütün gifleri koymak istiyor ama işte):

5 Mart 2022 Cumartesi

Kitap Önerisi | Mecburiyet - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Mecburiyet - Stefan Zweig

Bazen içinden çıkılamaz sorunlarla yüzleşmekten ve doğru cevabı bulmaya çalışmaktansa kendimizi teslim etmek en kolay çözüm haline gelir.

Tıpkı bu kitapta Ferdinand'ın yapmaya çalıştığı gibi.

Mecburiyet adlı bu kısa hikayede Zweig, ressam Ferdinand'ın gözünden savaş döneminin psikolojik ve bireysel etkilerini anlatıyor okuyucuya. "Bir gün askerliğe elverişliğinin tespiti için konsolosluğa davet edildiğinde" savaş karşıtı düşüncelerine rağmen kendisini gitmek zorunda hisseder Ferdinand. Karısının şiddetle karşı çıkmasına rağmen. Koca bir devletle ve onunla aynı görüşte (!) birleşen onca insanla zuhur bulan bir atmosferde özgürlüğü ve görev duygusu arasında sıkışıp kalır karakter.

Savaşın bağrından kaçıp İsviçre'ye gitmiş olan Ferdinand, hücrelerine kadar işleyen aidiyet ve vatani görev duygusundan sıyrılamadığı için katiyen gitmek istememesine rağmen daha haber geldiği anca konsoloslukta bulur kendisini. Karısıyla bu konuyu tartışmış olmasına ve haklı olduğunu söylemesine rağmen. "Ben hiçbir şeyi bir yazı parçasına kurban etmeyeceğim, sonunda öldürmek olan hiçbir yasayı tanımıyorum," diyor Paula, "Herhangi bir makamın bana boyun eğdirmesine izin vermeyeceğim. Siz erkekler, hepiniz ideolojileriniz yüzünden çürümüşsünüz, sizler politika ve etik diyorsunuz, oysa biz kadınlar neyin ne olduğunu hissediyoruz."

Zweig en sevdiğim yazarlardan biri. Çoğunlukla olaylardan ziyade insan psikolojisine değinen ve kendi zihninin içinde oradan oraya dönüp duran karakterlere kitaplarında yer veren bir yazar kendisi. Her kitabı ayrı bir soru işareti bırakıyor okuyucunun avucuna ve ahlaki, psikolojik, sosyolojik her açıdan bir kez daha düşünmeye, var olan düşüncelerimizin her birini sorgulamamıza neden oluyor. 

Ben her kitabını ayrı ayrı okumanız için tavsiye ederim size. Çoğu kitabı okuması kısa, üzerinde düşünmesi uzun hikayeler sunuyor okuyucuya.

Esen kalın, hoşça kalın.

20 Şubat 2022 Pazar

Anime Önerisi | Aggretsuko

Anime Önerisi | Aggretsuko

"Sanırım hepimiz sadece görülmeyi istiyoruz. Kalabalığın içinde kaybolmayı değil. Hayatımızda ilerleyip giderken birinin bizi bulmasını umuyoruz."

Aggretsuko -diğer bir adı ile Aggressive Retsuko- 2018 yapımı bir Japon komedi animesi. 2022 yılı itibariyle 4. sezonu yayımlandı ve önümüzdeki yıllarda bir problem olmazsa da yayımlanmaya devam edecek sanırım.

Animenin yönetmeni ve senaryo yazarı Rarecho'nun yine yönetmenliklerini yaptığı eski animeleri şu şekilde: Ani Ni Tsukeru Kusuru wa Nai!, Chi-Sui Maru, Chickip Dancers, Gakkatsu!, Medamayaki no Kimi Itsu Tsubusu?, Sushi and Beyond. (Honobono Log'un da storyboard'unu çizmiş kendisi.)

Animenin ana karakteri Retsuko, 25 yaşında, Carrier Man Trading Corporation'da muhasebe departmanında çalışan bir Kızıl Panda. Gündelik hayatında yumuşak huylu, ağır başlı ve kibar biri olan Retsuko'nun gizli bir tutkusu var: Death Metal. Ofis hayatında boyun eğdiği birçok sorunu, akşamları iş çıkışı gittiği karaokede bağıra çağıra Death Metal söyleyerek içinden atıyor.

Eğer büyükşehirde yaşıyor ve bir ofiste çalışıyorsanız -ya da en az bir kere bile buna benzer bir ortamda bulunmuşsanız- Retsuko'nun gündelik hayatı ve sorunları size bir yerden tanıdık gelebilir. (Hoş, ofis ortamı bile olmasına gerek yok aslında. Birçok iş yerinde az çok karşılaşılan sorunlardan bahsediyor bu dizi. Sadece tarzı ve adı değişiyordur.) Prim dönemlerinden mobbinge, iş yerindeki arkadaşlık ilişkilerinden iş çıkışındaki gerçek hayatla mücadeleye kadar her şey var bu animede.

Türlü türlü insanı aynı ortamda barındıran ve küçük sorunları ile kendi içinde ayrı bir dünyaya sahip olan ofis hayatını Retsuko'nun gözünden deneyimlemek benim en keyif aldığım şeylerden biri oldu son zamanlarda. Her bölümü yaklaşık 15 dakikadan 10 bölüm yer alıyor her sezonda. Tadında bir uzunluğa ve hikaye örgüsüne sahip.

Gerçekleri gösterdiği için bazılarına bunaltıcı gelebilir bu arada. (Sanki böyle deyince çok ağır ve depresif bir anime gibi geliyor kulağa ama bu tarz sorunları ele alan bir komedi animesi bu, tekrar altını çizeyim.) Kurgusal hayatın o güvenli sığınağından sıyrılıp gerçek hayata döndüğümüzde hepimizin yüzleştiği, yüzleşmeye devam ettiği ve yıllardır anlatılıyor olmasına rağmen hala bir komedi animesinde komedi unsuru haline gelebilen sorunlar bunlar. Ağlanacak halimize gülüyoruz yine her zamanki gibi.

Esen kalın, hoşça kalın.

4 Şubat 2022 Cuma

Dizi Yorumu | Our Beloved Summer

Dizi Yorumu | Our Beloved Summer

Bu şapşal ve aklı bir karış havada rol için Choi Woo-shik'ten başka kim daha uygun olabilirdi, bilmiyorum.

Kışın ortasında çıkan, yazın ve gençliğin sıcaklığını izleyiciye anımsatan Our Beloved Summer, Studio N'nin ilk orijinal dizisi. Kim Yoo-jin tarafından yönetilmiş (Kendisinin harici bir işi var: Drama Stage adlı dizinin "Hi Dorothy" adlı bölümü), Lee Na-eun tarafından da senaryosu yazılmış. Dizinin başrollerinde Choi Woo-shik, Kim Da-mi, Kim Sung-cheol ve Roh Jeong-eui yer alıyor. 2021 yapımı, 16 bölümlük bir romantik komedi dizisi kendisi. Dizinin öncesini anlatan "prequel" niteliğinde bir webtoonu da var efenim, yeni bölümler yayımlanmaya devam ediyor.

Romantik komedi kısmı tam olarak nerede yer alıyor pek anlayamadım açıkçası.

Tamam, çok üstüne gitmeyeceğim. Taehyung'un dizi için OST hazırladığını öğrenince beklentimi o kadar yükseltmişim ki fena yere çakıldım. Tamamen benim hatam. (OST müthiş bu arada, her zamanki gibi.)

Dizinin konusu şöyle: Lise sonda okuyan Choi Ung ve Kook Yeon-soo, okulda gerçekleştirilmek istenen ve en başarılı öğrenci ile en başarısız öğrencinin beraber geçirecekleri bir ayın kaydedileceği bir belgeselde rol alırlar. Birbirleriyle hiç anlaşamayan bu ikilinin rol aldığı belgesel, 10 yıl sonra internette viral olur ve belgeselin yapımcısı devamını çekmeleri gerektiğine karar verip bu ikiliye ulaşmak ister. Ancak bilmedikleri bir şey vardır: Belgeselin çekildiği son gün birbirlerine duygularını itiraf edip çıkmaya başlayan Ung ve Yeon-soo, 5 yıl süren beraberliklerinin ardından çok kötü bir şekilde ayrılmışlardır. Öyle ki bir daha asla görüşmeme kararı alırlar ve eğer Yeon-soo geri dönerse -ayrılan kişi oluyor kendisi- Ung suratına tuz ve su atacaktır.

10 yılın ardından Yeon-soo, belgeselden bağımsız olarak bir iş teklifi sebebiyle Ung'un kapısına gider ve yıllar evvel söz verildiği gibi su ve tuz ile karşılanır.

Şimdi... Bu diziyle alakalı ne söylemeliyim, bilmiyorum. Dizinin genel havası çok hoş olsa da bir eksikliği vardı, ne olduğunu adlandıramıyorum bir türlü.

Karakterlerden gidersek öncelikle Ung'dan başlayayım: Şapşal ve kendi halinde, tek yapmak istediği tembel tembel gölgede uzanmak olan bu karakteri sevdim ben. (Bu dozda bir rahatlık bir yerde rahatsız edici de geliyor tabii, o ayrı.) Çünkü benim ve muhtemelen birçok kişinin de yapmak istediği ve en başarılı olduğu konu bu. Eskisine nazaran bu tarafıma daha az ket vuruyorum ve zorlamanın bir yere götürmediğine inanıyorum. O yüzden dizilerde yer yer böyle karakterler görmek hoş oluyor.

Yeon-soo... İzleyenlerin birçoğu tavırlarını anlamlandıramayacak ve gıcık olacaktır kendisine çünkü ilişki boyunca "sevilen" ve "yoran", günün sonunda da "ayrılan" taraf kendisi. Gereksiz ve yok yere gurur yapan insanlar beni yoruyor açıkçası, özellikle de kurgusal dünyada. İzlerken bazen ekrandan burnuna bir fiske vurasım gelmedi değil. Kendisiyle yer yer benzer özellikler gösteren ben bile bu şekilde düşündüysem başkaları ne yapar, bilemedim. Çok arada kaldım o yüzden Yeon-soo ile ilgili... Bir yanım olgunlaşmanın getirdiği süreçte böyle hatalar yapılabileceği ve günün sonunda nasıl bir insana dönüştüğünü önemli derken bir yanım Ung ile birlikte olmasın istedi. Tabii, ilk yanım ağır basıyor günün sonunda.  Karakterlerin ikisi de mükemmel değildi aslında, bu artı bir şey.

Yan karakterlerinse ne kendi hikayeleri ile ne de varlıkları ve ana hikayeye katkıları ile güçlülerdi. Atlamam diye düşünüyordum ama ne zaman yan karakterler ekrana gelse kendimi sahneleri atlarken buldum. Olmasalardı da olurdu, havada kalmışlar biraz.

Sözün özü, Gurur ve Önyargı'nın hafif modern bir versiyonuna benzeyen Our Beloved Summer, ne çok beğendiğim ne de çok kötü bulduğum bir dizi oldu. Detaylarda verilen karakter özellikleri, sevgi göstergeleri, biraz gerçekçi aşk hikayesi ve mükemmel olmayan karakterleri ile sahne sahne hoş bir diziydi. Ama hikayenin geneline bakınca daha iyi olabilirdi diyorum, ister istemez.

Esen kalın, hoşça kalın.

Küçük tatlı gifler:


29 Ocak 2022 Cumartesi

Kitap Yorumu | Cadıların Keşfi - Deborah Harkness (All Souls, #1)

Kitap Yorumu | Cadıların Keşfi - Deborah Harkness (All Souls, #1)

Vampir hikayelerine çok ilgim yok açıkçası.

Twilight'ı vakti zamanında yarım yamalak izlemiştim, The Vampire Diaries'in 2 sezonuna bakmıştım sanırım çıktığı yıllarda, bir de Diabolik Lovers animesini -felaket bir animeydi- izlemiştim. Bu kadar. Ve hepsinin sonu hüsran olmuştu. Peki, madem vampirlere ilgim yok neden Cadıların Keşfi kitabını aldım?

İçinde vampir olduğunu bilmiyordum çünkü.

Cidden, şu kitapların arka kapak yazılarını okumaya başlamam gerekiyor artık.

Ruhlar Üçlemesi serisi Deborah Harkness'ın tek kurgusal serisi. Bu seri haricinde birkaç tarih kitabı var. Kendisi bilim ve tıp tarihçisiymiş; kitaptan da bunu gayet rahat anlıyorsunuz zaten. Ruhlar Üçlemesi serisinin bir de "Cadıların Keşfi" adlı bir dizisi var; 2 sezon yayımlanmış, 3. sezonu yolda. 2018 yapımı, Matthew Goode ve Teresa Palmer başrolde.

Şimdi kitabımızın konusu şu: Oxford Üniversitesi'nde genç bir akademisyen olan Dr. Diana Bishop konferans makalesi üzerinde çalışmak için Oxford Bodleian Kütüphanesi'ne gidiyor ve simya ile alakalı eski bir el yazmasına ulaşıyor. Ancak şöyle bir durum var ki bu el yazması büyülü. Kendisi de her ne kadar öyle olmamaya çalışsa da bir cadı. Ve büyüyü hayatından uzak tutmak için, büyülü bir kitap olduğunu anladıktan sonra kitabı iade ediyor.

Bilmediği şey şu ki iade ettiği kitap -Ashmole 782- cadıların, vampirlerin ve iblislerin aradığı bir kitap ve bu zamana kadar eline geçirebilen kimse olmamış. Ashmole 782'yi çağırabilen Diana'yı gören biri daha var: Matthew Clairmont. Kendisi bir vampir. Herkes gibi o da kitabı ele geçirmek istiyor çünkü aklında bazı soru işaretleri var. Diana'nın kitabı iade ettiğinin ertesi günü kütüphanede karşısına çıkıyor Matthew ve böylece tanışmış oluyorlar. İkisinin hikayesi de başlamış oluyor bu şekilde.

Yazarın cadı, vampir ve iblis gibi fantastik ögeleri alıp günümüz dünyasına getirmesini ve bilim, mantık çerçevesinde işleme tarzını beğendim. Romantikleştirilen unsurları yok saymış ve olabildiğince bilim ile karşı karşıya getirmiş çoğu detayı. 

Tabii, bunu biraz fazla uzun yapmış.

Kitap 670 sayfa ve seri 3 kitaptan oluşuyor. Cadıların Keşfi tamamen bir giriş kitabı formatında kurgulanmış. Bazı sahneler fazlasıyla uzun ve detaylı yazılmış, tekrar eden çok fazla olay/sahne var. Daha kısa tutulsa daha iyi olabilirmiş.

Genelde fantastik eserlerde sıklıkla yapıldığı gibi ölümsüz/uğruna ölünecek bir aşk var bu kitapta da. Öyle ki çok önceden bile belli çiftin aşkı. Bu kuvvetli aşkın daha inandırıcı bir şekilde anlatılmasını tercih ederdim zira öyle anlatılmadığı için sadece ikisinin seçimiymiş ve çevredeki herkesin buna uyup neticesinde gelişecek "savaşa" ortak olmaları gerekiyormuş gibi algılanıyor. Sadece bazı noktalarda bunun "kaçınılmaz" ve "sadece ikisinin birlikte olmasından öte bir durum" olduğundan bahsedildi o kadar.

Bir de toksik maskülenite durumu var tabii. Yazar, kadın karakteri "Kendi kapımı kendim açabilirim," diyerek bu tutuma karşı biri olarak göstermiş ancak hikaye ilerledikçe o tutumdan pek eser kalmıyor. Sadece kendi kararlarını dile getirdiğine ve uyguladığına inanan birine dönüşüyor Diana. "Feminiziğm!"lik bir durum yok burada. Yazarın, vampir karakterlerin "maskülen" tavırlarını dağdaki kurtların davranışına bağlamış olmasından ötürü anlayabiliyorum da neden böyle bir yönden gittiğini. Sadece Diana'nın tepkileri yetersiz ve gereksiz kalıyor, sırf söylemiş olmak için söylüyor ya da reddediyor bazı şeyleri. Hiç girmese böyle bir tavıra bu kadar göze batmayabilirdi belki de. 

Sözün özü, ne çok kötü ne çok iyi, devam kitaplarını alıp okumayacağım bir kitaptı, Cadıların Keşfi. Mekan tasvirleri ve seçimleri ile hoş bir atmosfer yaratıyor yazar, okudukça içerisine giriyorsunuz ancak yavaş akan bir hikaye örgüsüne sahip. Hikayenin devamını da çok merak etmediğimden ve vampir hikayeleri çok ilgimi çekmediğimden devam etmeyeceğim ben. En azından şimdilik düşüncem bu.

Esen kalın, hoşça kalın.

22 Ocak 2022 Cumartesi

Kitap Yorumu | Kalpsiz - Marissa Meyer

Kitap Yorumu | Kalpsiz - Marissa Meyer

Kupa Kraliçesi'ni kendi kendime yönetilmez tutkunun cisimleşmiş hali olarak resmettim. Kör ve amaçsız bir öfke. -Lewis Carroll

Marissa Meyer'i Ay Günlükleri serisinden bilenleriniz vardır belki. Kalpsiz'i okumadan hemen evvel o seriyi okuyup bitirmiştim. Tatlı bir genç yetişkin serisiydi, Kalpsiz'de ne yapmış acaba diye merak ettim sonra. Vakti zamanında sanki bu kitabın kendilerini "ağlattığından" bahsedenleri hatırlıyorum da...

O kişilerle oturup bir konuşmak istiyorum şu an.

Kalpsiz, bildiğimiz Alice masalında yer alan Kupa Kraliçesi'nin geçmişine dair oluşturulmuş bir yorum. Alice Harikalar Diyarı'nda yer alan antagonist Kupa Kraliçesi'nin neden bu hale geldiğine "aşk" penceresinden bakmayı tercih etmiş Meyer ve bu hikayeyi kurgulamış. Ana karakterimiz Catherine -namı diğer geleceğin Kupa Kraliçesi- kendi halinde, tek hayali, arkadaşı Mary Ann ile pastane açmak olan bir leydi. Leydimisss. Aynı zamanda da Kupa Kralı'nın gözdesi, evlenmek istediği hanımefendi.

Catherine'e soran yok tabii.

Hoş, Catherine'in ağzını açıp düzgün bir cevap verdiği de yok da, neyse, ona birazdan geleceğim.

Kızımız, Kral'ın kendisine evlenme teklifi yapacağını öğrendiği gece -bunu Kupa Kralı'nın verdiği bir baloda öğreniyor- korkup kaçıyor ve bahçede Kral'ın soytarısı Jest ile karşılaşıyor. Sonrasında da bir türlü aklından çıkaramıyor bu soytarıyı. Ve olaylar gelişiyor.

Ben kitabı beğenmedim.

Zaten kitap belli bir yere kadar ilerlemiyor, yerinde sayıyor aslında. Catherine'nin, Kral'ın teklifini geciktirmeye çalışmasını, bir yandan pastane açma girişimlerini, bir yandan da Jest ile olan muhabbetlerini ve gelişen ilişkisini okuyoruz. Bir noktaya kadar dayanabildim -gerçekten büyük çaba sarf ettim- ancak annesinin Catherine'i Kral ile evlendirmek adına sürekli bıdı bıdı konuşması ve bir şeyler yapmaya çalışması, Catherine'nin önce Kral ile evlenmek isteyip istememesinden emin olamaması, sonrasında evlenmek istemediğine karar vermesine rağmen kimseye bir türlü hayır diyememesi beni bunalttı. Dönemine göre yazılmaya çalışılmış, evet, bütün bu durumlar geçmişte de günümüzde de yaşanmış ve hala yaşanabilecek durumlar. Ama ben gelemiyorum bu muhabbetlere, üzgünüm. Özellikle de 300 sayfa aynı muhabbet sürüyorsa.

Jest ile olan ilişkisi de bir şey hissettirmedi bana. Ne Jest ne aralarındaki ilişki kayda değerdi bana göre. Ondan çok etkilenmedim sanırım. Çok... ne diyeyim bilemiyorum, 2 boyutluydu? Ve bu durum hikayenin bir masaldan temel alınmış olmasından ötürü çok absürd de kaçmayabilir ama... üff. Bu bir roman sonuçta, değil mi? Karakterler ile biraz daha bağ kurabilmek isterdim.

Ve finali.

Finalde Kupa Kraliçesi'ne dönüşme kısmı o kadar hızlı bir geçişle verilmiş ki o da inandırıcı ve tutarlı değildi. Yani yaşananlardan sonra verdiği tepkiler, o ani karakter değişimi... Son sayfalara bırakılmayıp evvelden anlatılmaya başlansaymış belki bu kadar altı boş kalmazmış. 

Neresinden tutsam elimde kalıyor kitap.

Genç yetişkin romanları içerisinde değerlendiriyorum elbette ve ona rağmen ayakları yere sağlam basmıyor. Ana karaktere ısınabilseydim yahut onu biraz olsun anlayabilseydim belki yine bir nebze ama ı-ıh. Üzgünüm, Meyer. Biliyorum kitabı beğenmemem senin için büyük bir yıkım ve sorun ama yapabileceğim bir şey yok. Önümüzdeki maçlara belki.

Esen kalın, hoşça kalın. 

15 Ocak 2022 Cumartesi

Kitap Yorumu | Artemis - Andy Weir

Kitap Yorumu | Artemis - Andy Weir

Nasıl başlasam bilemiyorum.

Marslı kitabı favori kitaplarım arasında yer alıyor; okurken de izlerken de çok keyif almıştım. Andy Weir'ın diliyle beraber akıp gitmişti, karakter de kitap da. Marslı yorumuma şuradan ulaşabilirsiniz.

Ama Artemis.

Hmpf.

Şimdi gidip Artemis'i Marslı ile kıyaslayacak değilim. Her ne kadar ikisi de uzayda geçiyor olsa da. Bir yazarın her kitabı aynı tatta ve dokuda olmak zorunda değil, işin içine sayısız faktör giriyor çünkü. Marslı'nın kendine ve çıktığı döneme has bir şeyi vardı. Artemis'i kendi başına değerlendireceğim bu sebepten.

Jasmine Bashara, namı diğer Jazz, ana karakterimiz. Nasıl bir motivasyonla yola çıktı bilmiyorum ama karakterimizi hem kadın hem de kökeni Müslüman yapmış, Weir. Yapabilir tabii de, ne bileyim. Pek karşılaştığımız bir tercih değil neticede. Evet, ana karakterimiz Jazz babası ile 6 yaşındayken falan Artemis'e, aydaki 2000 nüfuslu tek şehre kaçıyor. Ayda büyümüş nadir insanlardan kendisi. ADF ustası olmaya çalışan bir portör (teslimatçı).

Kitap, 2. el ADF kıyafetinin sorun çıkarması üzerine Jazz'in ADF sınavından geçemeyişi ile başlıyor. Ardından sadece yatağının bulunduğu (namı diğer tabut) kapsül evine doğru yol alıyor, üstünü değiştiriyor ve öğleden sonrası için beklediği kargoyu almak için limana gidiyor. Bu noktada da öğreniyoruz ki Artemis'te tatilde olan ya da yaşayan zenginlere gelen yasa dışı kargoların teslimatını da yapıyor Jazz, yan işi de bu. Portörlükten pek bir şey kazanmıyor çünkü.

Neyse.

Bu kargolardan birinin teslimatını da uzun zamandır birlikte çalıştığı Trond'a yapıyor. Ve Trond'un kendisine bir teklifi var: Artemis'teki alüminyum şirketi Sanchez Alüminyum'un oksijen üretimini durdurmak. Böylece Artemis şehri çabuk bir çözüm isteyecek ve Trond ile bir anlaşmaya varmak zorunda kalacak. Bunun için de Jazz'in tek yapması gereken Sanchez'in hasat araçlarını sabote etmek.

Evet, bu kadar kolay.

Tek isteği kolay yoldan zengin olmak olan Jazz de bu teklifi kabul ediyor ve bir plan yapıyor. Fakat planladığı sabotaj girişimi pek istediği gibi gitmiyor ve işlemin ortasında yakalanacak gibi oluyor. Neyse kurtuluyor derken sonrası daha kötü. Çünkü bu girişimin ardından Trond ve evindeki yardımcısı cinayete kurban gidiyor.

Dırırırım...

Asıl olaylar bundan sonra başlıyor tabii. Yani... ben okurken sıkıldım ne yalan söyleyeyim. Bu şu anki -pandemiden ötürü- kitap okuyamayışımdan mı kaynaklanıyor yoksa kitap mı beni çekmedi tam ayrımını yapamıyorum. Ama -her ne kadar bunu söylemek istemesem de- Marslı'yı okurken hissettiğim heyecanı ve devam etme dürtüsünü Artemis'te hissedemedim. [Bir de karşılaştırmayacağım diyordum değil mi? Pf.] Yine teknik bir sürü şey var kitapta. O kadar teknikler ki okuyup geçtim. İmkansız bir şeyden bahsediyor olsa bile anlayamazdım muhtemelen.

Weir'ın Marslı'daki yazım dili Jazz'e pek uymamış gibi, yersiz buldum niyeyse. Fazla diyeyim, daha doğru bir tabir olur ve kadın olması ile zerre alakası yok bu durumun. [Var mı yoksa içten içe? Olmamasını umut ediyorum.] Hoş, Jazz nedense bir kadın gibi de gelmedi bana. Kadınlar belli şekillerde olmalı mantalitesinde söylemiyorum bunu ama çok arada kalmıştı, neden bilmiyorum. Özellikle de Arap ve Müslüman oluşundan ötürü -gerçi Müslüman demeyelim, öyle bir iddiası yok kendisinin- inanılmaz çarpılmış da karakteri. Sanki İslam'a göre ne olmamalı diye bakıp her şeyi uçlarda eklemiş Jazz'e. Elbette türlü türlü insan var ama zorlama gibiydi Jazz'le alakalı bazı şeyler. Ve başka birçok şey. Belki de böyle bir çatışma yaratmak istemiştir yazar karakterde, bilemiyorum.

Sözün özü, ittire ittire okuduğum bir kitap oldu Artemis. Okumasam da olurdu diyorum. Yeni kitabı çıkmış Weir'ın, 2021 Mayıs'ta. Ona da bir şans vermek istiyorum. Umarım sadece bu kitabı içindir hissetiklerim. Yazar kaybetmekten hoşlanmıyorum çünkü.

Esen kalın, hoşça kalın.

Kapak Görsel: Playboy Fiction