Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

5 Ekim 2017 Perşembe

Kitap Yorumu | Marslı - Andy Weir

Kitap Yorumu | Marslı - Andy Weir


Merhabalar.

Öncelikle bu kitabı bu kadar geçe bıraktığım için kendimi tokatlamak istiyorum, müsaade ederseniz. Filmi ilk çıktığı vakit, kitabı elimde olmadığı için okumadan, izlemek durumunda kalmıştım. Sonra da alınca beklettim durdum haliyle. Zaten biliyordum çünkü ne olacak, ne bitecek. Aman da ne güzel yapmışım, ne iyi yapmışım! Baya salakmışım. Kitabın filmle uzaktan yakından alakası yok. Yani, VAR. Ama kitap başka bir deneyim, film çok başka bir deneyim. Andy Weir ne güzel adamsın sen!

Efendim, kendisi yanlış bilmiyorsam kitabı yazıp yayınevine götürüyor, ret cevabı alıyor. Başka yayınevlerine de göndermiş sanırım. Sonra internette yayınlıyor ve BUM! Güzel bir kurgu asla bir başına kalmaz, zannediyorum ki. Sonrası da belli zaten, burada olduğumuza göre. Kitabın ardından da film. Filmi de pek sevdiğim yönetmen Ridley Scott yönetiyor. Tadından yenmiyor haliyle. Weir'ın yeni bir romanı geliyor bu yıl Kasım'da, inşallah: Artemis. Yakın gelecekte, ayda bir soygun hikayesi. Suçlusunun Jazz Bashara olduğu... Yani, kısmen. Okumak için sabırsızlanıyorum.

Konuyu gelirsem: Mars'a 6 kişi yolluyorlar, bunlardan birisi ana karakterimiz Mark. Normal bir görev, her zamanki gibi. Her şey hazırlanmış, sığınak kurulmuş, deneylere başlanmış. Ve birden kum fırtınası çıkıyor. Bütün ekip geri dönmek için yola koyuluyor. Herkes dönüyor, 1 kişi hariç: Mark. Yol üzerinde uydulardan birinin bir parçası bedenine isabet ediyor ve savrulup gidiyor. Ekip el mahkûm -öldüğünü düşünüyorlar doğal olarak- geri dönüyorlar; görev iptal oluyor. Herkes yolda, Mark Mars'ta. Ve bütün kitap boyunca Mark'ın Mars'ta hayatta kalmaya çalışmasını ve geri dönmek için yaptığı planları okuyorsunuz. Patates ekmeye çalışıyor, Dünya'ya sinyal göndermek için yola çıkıyor, yanılıyor, deniyor, hata yapıyor, ölümün eşiğinden dönüyor, tekrar deniyor, başarıyor, başka bir sıkıntı ortaya çıkıyor. Mark, dostum, sen hayatımda gördüğüm en sabırlı insansın.

Karakterlere geçeyim: Mark. Kitabın büyük bir bölümünde Mark ile berabersiniz. Mürettebat zaten uzayda, Dünya deseniz çoook uzakta. E Mars'ta da başka insan yok. Yani... sanırım. [Tamam, şaka yapıyorum. Bütün bir kitap boyunca insanla karşılaşmak için beklemeyin sonra.] Mark, hayatımda gördüğüm en sabırlı ve komik insan herhalde. [Kurgu hayatımda mı demeliydim acaba?] Olayları boş verin, Mark Watney zaten kendi başına okumanız için yeterli bir sebep. Mürettebata çok değinmiyorum, sadece şunu söyleyeyim: Harbi insanlar. Gerisini okursunuz artık. Bir de Dünya'da birileri var, baya birileri var hatta. Her birine değinirsem yazı bitmez. Koca bir ekip var Dünya'da. Ve her biri işini layıkıyla yerine getiren insanlar.

Kurguya geçiyorum: Çok sağlam bir kurguydu, gerçekten. Evet, çok fazla terim, çok fazla teknik bilgi vardı. Çoğu yeri Ne? diyerek okuyup geçebilirsiniz. Ama benim için o yerler bile çok güzeldi. Bu durum tabii ki de ilgi alanınıza göre değişiyor. Ben Fizik ve Matematik ile bir şekilde iç içe olduğum için ayıla bayıla okudum her satırı. Siz Ben okuyamam, diyorsanız da şunu söyleyeyim: Bana sorarsanız o bilgilere rağmen okunabilecek ve okunmaya değecek bir kitaptı. Yok, yine de Ben almayayım, teşekkürler, derseniz de filmini izleyin, derim. Bir şekilde birinden birini yapın çünkü.

Andy Weir zaten ilgiliymiş bilim kurguya, kendisi normalde yazılım mühendisi. İyi ki de ilgiliymiş, iyi ki de böyle güzel bir kurgu ortaya çıkarmış. Sağlamdı benim için çünkü dönüp tekrar tekrar okuyabilirim.

Mark'ı okurken sık sık Ben orada olsaydım ne yapardım acaba? diye düşüyorsunuz. Düşünürken bile aklı almıyor insanın, gerçekten ne yapacağımı bilemiyorum ben. Mark zekasının yanı sıra psikolojisi sayesinde kafayı yemeden orada kalabiliyor bir yerde. Botanikçi, evet belli bir eğitim de alıyor ama yine de çok zeki herif. A ile B'yi bilirsiniz ama ikisini kullanarak C'ye ulaşmak zeka ürünüdür. Mark kesinlikle zeki bir karakter.

Sözün özü, tabii ki de alın, okuyun. Yukarıda da dediğim gibi teknik bilgi kaldıramayacağınızı düşünüyorsanız filmini izleyin. [Filmi izlemeyi tercih edenler için şunu belirteyim: Filmdeki Mark, kitaptaki Mark'ın onda biri falandır muhtemelen. Olaylardan bir şey kaçırmazsınız lakin Mark'tan baya bir şey kaçırırsınız, söyleyeyim.] Yine de bir şans verin derim ben. Bilim kurgu severseniz ne duruyorsunuz zaten? Kapatın sekmeyi, kitabı alıp sepetinize ekleyin. Ya da alışveriş listenize derhal dahil edin.

Puanım 10/10.

Alıntılarlarlar:
Beni ölümün eşiğine bir dizi gülünç olay getirmişti; kurtulmamı ise bir dizi, daha da gülünç olay sağladı.
Şimdi iki sorunum var: yeteri kadar toprağım yok ve dikecek yenilebilir bitkim yok. Ama ben bir botanistim ulan. Bunun bir yolunu bulabilmeliyim. Eğer bulamazsam bir sene içinde oldukça aç bir botanist olacağım.
Tuhaf bir his gerçekten. Nereye gitsem ilkim. Araçtan dışarı mı çıktım? Oraya gelen ilk kişi benim! Bir tepeye mi tırmandım? O tepeye tırmanan ilk kişi benim! Bir taşı mı tekmeledim? O taş bir milyon yıldır yerinden kımıldamamıştı! Mars'ta uzun yolculuğa çıkan ilk kişi benim. Mars'ta otuz bir soldan fazla zaman geçiren ilk kişi benim. Mars'ta mahsul yetiştiren ilk kişi benim. İlk, ilk, ilk!
Laptop anında öldü. Ben daha hava kilidinden adımımı atamadan ekranı karardı. Görünüşe göre "LCD'deki" "L" "Liquid'in" (Sıvı) kısaltmasıymış. Sanırım ya dondu ya da buharlaştı. Belki bir tüketici yorumu yazarım. "Ürünü Mars yüzeyine çıkardım. Çalışmamaya başladı. 0/10."
...Bir yerde bir kere mahsul yetiştirdin mi, orayı "resmi" olarak kolonize etmiş olduğunu söylüyorlar. Yani teknik olarak, ben Mars'ı kolonize ettim. Kapak olsun, Neil Armstrong!
[11:49] JPL: Görebildiğimiz kadarıyla kesmeyi planladığın yer iyi görünüyor. Diğer tarafın da birebir olduğunu varsayıyoruz. Delmeye başlayabilirsin. [12:07] WATNEY: Kadınlar da öyle diyorlardı. [12:25] JPL: Ciddi misin, Mark? Gerçekten mi?
[17:12] WATNEY: Bugün 145 delik açtım. Toplam 357. [17:31] JPL: Biz şimdiye bitirirsin sanıyorduk.
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Not: Hollywood yine yapacağını yapmış ve son sahnelerde Iron Man'i kullanmış. Az değilsin, Hollywood.

18 Eylül 2017 Pazartesi

Seri Yorumu | Yabancı / İşgalci / Savaşçı - Melissa Landers (Alienated Serisi)

Seri Yorumu | Yabancı / İşgalci / Savaşçı - Melissa Landers (Alienated Serisi)


Merhabalar.

Bu seri ne sükse yaptı böyle yahu? Görmeyen duymayan kalmamıştır muhakkak, Alienated Serisi'ni. Bu durumda serinin başarısından çok reklamının payı olduğunu düşünüyorum. Çünkü seri -bana göre- bu kadar ön planda tutulmasını sağlayacak bir kurguya sahip değildi.

Seri 3 kitaptan oluşuyor. Melissa Landers'ın başka bir serisi daha var, şu anda yazıyor olduğu: Starflight Serisi. Onu da 2 kitap olarak yazmayı planlıyormuş, bir tanesi çoktan çevrildi dilimize. Çok da iyi puanlar almamış seri. Neyse, ben şu anki serimize geçeyim.

Kapaklar orijinal. Tasarımcı güzel bir düşünce yakalamış ve bunu gerçeğe başarılı bir şekilde dökmüş. Ben her ne kadar tam kapak tasarımını, fotoğraflı tasarıma tercih ediyor olsam da bu kapaklar beni o kadar çok rahatsız etmedi.

Konuya geleyim: Uzaylılarla temas kurulmasının ardından iki ırkın birbirine yakınlaşmasını sağlamak, aynı zamanda da ilk elden temiz bilgi edinmek amacıyla gezegenler arası bir öğrenci değişim programı oluşturuluyor. Ana karakterlerimizden Aelyx [3 kitap boyunca Alex diye okudum, benim için kendisi Alex artık.] yanında 2 arkadaşıyla beraber dünyamıza geliyor. Hem de tesadüfe bakın ana karakterlerimizden ikincisi olan Cara'nın evine. Yani üçü hep birlikte gelmiyorlar kızın evine, yalnızca Aelyx. Bunlar iyi güzel geliyorlar ama Cara'nın lisesinde -muhtemelen daha birçok lisede- bir sürü ırkçı pislik var [Lanet olsun, adamım!] ve bu insanlar uzaylıları istemiyorlar. Bir domates atmadıkları kalıyor herife. [Atmışlardır belki de gerçi, hatırlamıyorum.] Cara da Aelyx'in yanında durduğu için dışlanıyor haliyle. [Bu Amerikalıların kurgusal lise ortamı neden bu kadar pis yahu?] Neticede unların ikisi birbirlerine kalıyorlar tabii. Olayların başlangıcı bu şekilde, devamını da anlatmayayım, üşendim.

Karakterlere gelelim: Cara. Üf, Cara çok merhametli ve beş dakikada tası tarağı toplayıp çocuğun peşinden gidebilecek derecede de karşısındakine bağlı birisi. [Bunu sonra ailesinin genlerine falan vuruyorlar da...Yemezler gülüm, benim için durumu kurtarmadı. Ha, öyleyse tamam ya! Ben de neler düşünüyorum kız için. Ya, tabii.] Aelyx de ön yargılı birisi, tek kelimeyle. Dünyalılarla baya farklılar zaten; yemekleriyle olsun, iklimleriyle olsun, göbek deliklerinin bulunmamasıyla olsun. [Yazar neden böyle bir şey düşünmüş acaba?] Kendisini de öyle çok sevemedim, nötrüm. [Mutlu bir nötrlüğüm var.] Diğer karakterlere girmeyeceğim bile ya, çok fazla var. Tip mi desem, karakter mi desem onu da bilemedim. Kimi tip, kimi karakter. Klasik yakın arkadaşlar işte.

Kurguya geliyorum: Ya yaşınız kaç, hatırlamıyorum ama -muhtemelen 16 falandı- bir avuç velet dünyayı kurtarmaya çalışıyor. Yani... gerçekten mi? Mantıklı işlendiği sürece ben buna tamamım, hiçbir sıkıntı yok. Ama koskoca hükümetin ve Yazgı'nın bu kadar geri planda kalıyor oluşuna da Yuh! demezsem içimde kalır. Tamam ana karakterlersiniz, tamam olayları elbette siz yaşayacaksınız ama ortalıkta at mı koşturuyor yahu? Hükümet güya bir şeyler yapmaya çalışıyor ama sadece lafta, Yazgı desen onlar da kendi çaplarında takılıyorlar, oturdukları yerde. GEZEGENLERİNİZ TEHLİKEYE GİRİYOR BE ADAMLAR? Az biraz bir şeyler yapın, kaldırın bir yerlerinizi. Yıkıyorlar bütün işleri çocuklara, hadi bakalım. [Temsilci olarak Cara'nın seçilmesi ne demek? Mantıklı olan herkes kendi adamını göndermeyi ister. Siz ne yapıyorsunuz acaba ya? Höf.]

Çok klişeydi. Klişeden nefret falan etmem, yeri gelir deli gibi de okurum. Ama bu seri mantıksız bir klişeye sahipti. İki gezegeni ilgilendiren, ÇOK büyük bir olayı yazıyorsun. İnsan biraz oturur mantıken düşünür. Devlet adamlarını falan işin içine katarsan zaten 10 defa düşünmen gerekir, öyle kafana göre istediğin karakteri istediğin yere gönderemezsin. Ne biçim adamlar yönetiyor o zaman ülkeyi? Beş saniyede el atarlar olaya, kim nereye gidiyor öyle kafasına göre?

Öf, seriyi bitireli ne kadar oldu, şimdi bile durduramadım kendimi.


Sözün özü, bilim kurgu dalı ile ilgiliyseniz ve bu kitabı bu sebepten almak istiyorsanız almayın; romantik, cicili bicili bir şeyler okumayı planlıyorsanız alın. Yazık yani yoksa, çok daha güzel bilim kurgu serileri var. Daha mantıklıları diyeyim en azından. Almadan evvel seriden ne beklediğinizi bilin, öyle alın. Diyalogları, devam edebilmemi sağlayan yegane şey oldu şahsen. Yazar en azından içi boş cümleler yazmamaya dikkat etmiş, bunun için tebrik etmem gerekir. Boş diyaloglar aldı başını gidiyor, bu günlerde zira.


Puanım 4/10.

Alıntılar:
"Neyin var senin?" diye soran Troy bir elini kısa, siyah saçlarında gezdirip tek kaşını kaldırdı. "Kızsal sorunlar mı?" diye sordu. "Kızsal" kelimesini ayıpmış gibi fısıldayarak söylemişti. "Hayır," dedi Cara gözlerini devirerek. "Bu korse beni mahvediyor." "E çıkar o zaman. Çok mu önemli?" "Ah, tabii. Ben de tam böyle şık bir hareket yapacak biriyim zaten." Troy, "Nefes alman lazım, salak. Tuvalete git de korseyi çantana falan tıkıştır. Kimse fark etmez bile," dedi ve sonra da kafasını sallayarak ekledi, "Tanrım, tam bir kızsın." Yabancı
"Nereden bildin?" diye fısıldadı. "Neyi bildim?" "Sana ihtiyacım olduğunu." "Bilmiyordum," diye itiraf etti Aelyx. "Benim sana ihtiyacım olduğu için geldim." Savaşçı
12 Ocak, Çarşamba Ağabeyler: Eşek Şakalarından Öte Eğer tek çocuk değilseniz her türlü kardeş işkencesinden haberdarsınızdır: Parmak eklemlerini kardeşinin kafatasına gömme, parmağını ıslatıp kardeşinin kulağına sokma, havluyla vurma, tükürüğe batırılmış işaret parmağını burnundan bir milim ötede tutarak "dokunmuyorum ki" deme çılgınlığı. Arkadaşlar, insanın şakacıktan pantolonunun indirilmesi ne demek, gayet iyi bilirim. İşgalci
"Neden hayır?" diye sordu Aelyx. "O, diğer insanlar gibi değil." "Evet, onlar gibi," dedi Syrine. "Ve onun hissettikleri"-derken bir avucunu göğsüne bastırdı-"kalıcı değil. İnsanlar için aşkın ne demek olduğunu biliyorum. Onların tutkuları şeker gibi yanıyor; hızla ve ateşli bir şekilde. Ama o ateş söndüğünden yeni bir alev aramaya başlıyorlar. Sönmüş közlerin sıcaklığında ısınmak yerine kıvılcımların peşinde koşuyorlar." İşgalci
David bir numara çevirdikten sonra cep telefonunu Aelyx'e fırlattı. "Komutanım telefonu açtığında bana söylediğini ona da söyle," dedi. Silahını çekti. "Burada Aelyx ile birlikte kal," dedi Syrine'e. "Parolayı söylemeyen kimseye kapıyı açmayın." Syrine, Aelyx'in kolunu sımsıkı tutuyordu. "Parola nedir?" "Armut." İşgalci
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Not: Seri bittikten sonra Le'Cola'ya çok daha farklı bir gözle baktım. Teşekkürler, L'eihrliler!

14 Eylül 2017 Perşembe

Kitap Yorumu | Ben, Earl ve Ölen Kız - Jesse Andrews

Kitap Yorumu | Ben, Earl ve Ölen Kız - Jesse Andrews

Merhabalar.

Ben, Earl ve Ölen Kız'ı ilk duyduğum andan itibaren baya merak ediyordum. Almak ve okumak şimdiye nasip oldu. Kitap orijinal dilinde 2012 yılında yayımlanmış, dilimize de Pegasus Yayınları tarafından 2016 yılında çevrilmiş. Yazarın bir tane daha kitabı var, dilimize de çevrildi: Gıcıklar. Muhtemelen onu da alıp okurum, şu an bilemiyorum. Kitabın filmi de var; 2015 yılında sinemaya uyarlanmış, Alfonso Gomez-Rejon tarafından yönetilmiş. Fragman için tık tık.

Kitap temel olarak ana karakterimiz Greg'i konu alıyor, kitabı yazan da kendisi. 17 yaşında bir lise öğrencisi ve bir gün annesi yüzünden uzun zamandır konuşmadığı Rachel ile konuşmak zorunda kalıyor. Sebebi de kızın kanser olması. Ve olaylar da elbette böyle gelişiyor.

Greg. 17 yaşında, en yakın arkadaşı ile -kendisi kabul etmese de- film çekmeyi seviyor ve tek istediği liseyi kazasız belasız atlatabilmek. Hiçbir gruba dahil olmuyor ama herkesle bir şekilde muhabbet ediyor, felsefesi bu: Kimsenin grubunda olma ama bir başına da kalma. Bu çocuk işini iyi biliyor.

Rachel. Kendisi hakkında öyle çok derinlemesine bir şey bilmiyoruz. Küçükken bir durumları oluyor Greg ile ve sonrasında da konuşmuyorlar, arkadaş falan değiller yani. Ve nihayetinde kızımız lösemi oluyor, Greg'le de annesinin zorlamasıyla takılmaya başlıyorlar.

Earl. Greg'in en yakın arkadaşı ama nedense bu arkadaşlık meselesi ikisi için biraz garip işliyor. Film çekiyorlar, klasik filmler izliyorlar, öğretmenlerinin odasında beraber yemek yiyorlar lakin bunlar dışında pek de takıldıkları söylenemez. Çocukluktan beri arkadaşlar.

Kitabın konusunu bu şekilde anlatınca Aynı Yıldızın Altında tarzı bir şeyler okuyacağınızı düşünmeyin, bu kitap tam anlamıyla zıttı. Bir aşk hikayesini anlatmıyor. Hatta kitap tam anlamıyla Greg ile alakalı. Ve ben bunu sevdim. Yani Rachel da, Earl de Greg'in hayatını anlamamız için bir yardımcı karakter görevinde. Rachel ile tanışıyor diye Greg öyle hayatın anlamını falan da fark etmiyor. Aslına bakarsanız Greg'in, Rachel'ı pek umursadığı yok ve kızla zorunluluktan falan takılıyor.

Greg'in bütün o duyguları, umursamayışı, korkuları... Gerçekçi bir profil çizmiş, Andrews. Herkes hasta olmuş bir insanı umursamak zorunda değil ve bu tarz bir yakınlaşmada da sonuç hep aşk ile bitmiyor. Yazar farklı bir açıdan bakmış olaya ve ben bu bakış açısını beğendim. Acı ile alakalı komik bir şeyler yazmak istemiş. Her ne kadar kahkahalarla gülmesem de olayın ciddiyetinden uzaklaştırdı kitap beni.

Filmine gelecek olursam yorumu yazmak için izledim ve kitaptan farklı bir boyutta ilerliyor. Filmdeki Greg daha duyarlı, Rachel da biraz daha ön planda. İşin acımasız tarafını hafifletmek istemişler sanırım. Beni rahatsız etmedi, ayrı bir durum olarak değerlendirirsek eğer. Ama kitabın vermek istediği şeyi verememiş, o açıdan eksik kaldığını söyleyebilirim. Çünkü zaten o tarzda fazlasıyla film var, bir başkası çok da bir fark yaratmayacaktır diye düşünüyorum. Bu kitabı farklı kılan bakış açısıydı zaten. Film onu vermemiş izleyiciye, bilerek isteyerek.

Sözün özü, kitabı önerip önermemek konusunda kararsızım. Dediğim gibi ben öyle çok çok gülmediğim için mizah bazında almanızı şiddetle falan öneremem. Ama az biraz keyifli vakit geçirmek ve kafanızı yormayacak bir kitap okumak istiyorsanız önerebilirim. Biraz daha küçük olsaydım muhtemelen daha fazla eğlenecektim kitabı okurken. Bu sebepten yaşınızı ve tarzınızı göz önünde bulundurarak alın kitabı.

Puanım 6/10.

Alıntılar:
İnsana dehşet verecek kadar anlamsız olan bu kitaba başlamadan önce söylemek istediğim bir şey daha var. Kitabın kanserli bir kız hakkında olduğunu çoktan anlamış olabilirsiniz. Bu yüzden, "Müthiş! Sevgi, ölüm ve büyümek üstüne bilge ve içgörülü bir hikâye olacak. Büyük olasılıkla beni başından sonuna kadar ciddi ciddi ağlatacak. Şimdiden heyecanlandım!" diye düşünüyor olmanız mümkün. Eğer bu saydıklarım düşüncelerinizi doğru şekilde betimliyorsa belki de bu kitabı bir çöp kutusuna atıp arkanıza bakmadan kaçmalısınız. Çünkü olay şu: Rachel'ın lösemisinden kesinlikle hiçbir şey öğrenmedim. Aslında belki de bu olay yüzünden hayat konusunda daha da aptallaştım.
İnsanlar hakkında öğrendiğim bir şey varsa o da kendinizi sevdirmenin en kolay yolunun çenenizi kapayıp konuşmayı onlara bırakmak olduğudur. Kendinden bahsetmeyi herkes sever. Sadece hayatları iyi olan çocuklar değil.
"Odanı beğendim." "Sağ ol." "Kaç yastık var?" "Bilmiyorum." "Keşke benim de bu kadar çok yastığım olsaydı." "Neden annenle babandan istemiyorsun?" "Hoşlarına gitmez." Bunu neden söylediğim konusunda hiçbir fikrim yok. "Ama neden?" "Şey." "Şüphelenebilirler falan." "Sürekli uyuyacağından mı?" "Hayır, şey... Büyük olasılıkla yastıklarla mastürbasyon yapacağımı düşünürler." 
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Not: Son alıntıyı kitabın genel havasını anlatmak için seçtim. Bu tarz muhabbetlerden bolca var çünkü.

21 Ağustos 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu | Komik Bir Hikâye - Ned Vizzini

Kitap Yorumu | Komik Bir Hikâye - Ned Vizzini

 

Merhabalar.

Bu yazıyı yazmak biraz zor olacak benim için. Öncelikle bu kitabın yazarı Ned Vizzini 19 Aralık 2013 yılında intihara teşebbüs etmiş ve aramızdan ayrılmış. Zaten kitabı okurken depresyonu bu kadar iyi anlatan birinin bu tarz bir şey yaşamış olması gerektiğini anlayabiliyorsunuz. Tek diyebileceğim keşke dayanabilecek gücü kendisinde bulabilseydi. Keşke hayata haddini bildirebilseydi.

Yazarın 3 tane daha kitabı var, sadece kendisine ait. Başka yazarlarla ortak olarak yazdığı kitapları var bir de. Bahsettiğim 3 kitapsa şunlar: Be More Chill (2005), Teen Angst? Naaah... (2010) ve The Other Normals (2012). Komik Bir Hikâye ise 2007 yılında basılmış, dilimize de Go! Kitap aracılığıyla 2016 yılında çevrilmiş. Geç olsun, güç olmasın demişler.

Kitap 2010 yılında Ryan Fleck ve Anna Boden'ın yönetmenliğiyle sinemaya uyarlanmış. Fragman için tık tık. Emma Roberts ve Keir Gilchrist başrolleri paylaşıyor. Bir de Zach Galifianakis mi desem acaba? Adamı da başrol yapmışlar resmen. Filmi izledim; birkaç küçük şey dışında neredeyse aynısı olmuş, güzel de olmuş. O birkaç küçük (?) farklılıktan biri de Galifianakis'in karakteri olan Bobby'i neredeyse başroller ile aynı dereceye koymaları. Kitapta böyle bir şey yok, Bobby bu kadar ön planda değil. Zach Galifianakis Oynamam diğer türlü! mü demiş yoksa yönetmen mi böyle bir karar vermiş bilmiyorum ama Bobby karakterini baya görüyorsunuz filmde. O sahnelerden çoğu kitapta yok mesela. Neyse.

The Other Normals hariç, Komik Bir Hikâye de dahil olmak üzere üç kitabın kapağında da bir kafa çizimi var. Komik Bir Hikâye'de bu çizimin mantığını çok hoş buldum, diğer kitaplarda da bu çizimlerin güzel mantıkları vardır muhakkak. Yani, kapağı çok beğendim. Zaten çok dikkat çekici ama kitabı okuyunca kapağa daha ayrı bir gözle bakıyorsunuz elbette.

Konusuna gelirsem ana karakterimiz Craig Gilner'ın orta okuldan beri bir hayali var: Hayatta başarılı olmak. Bunun için de güzel bir liseye, güzel bir üniversiteye, ardından da doğru bir işe girmesi gerekiyor. Craig sabah akşam demiyor, bizim YGS-LYS'ye hazırlandığımız gibi gideceği Yönetici Meslek Lisesi'nin kendi özel sınavına hazırlanıyor. İyi de sonuç yapıyor; 800'de 800. Artık başarılı olacağını düşünüyor fakat şöyle bir sorun var ki okul çok zor. Ödevler, dersler, girmesi gereken kulüpler, katılması gereken okul dışı faaliyetler... Başarılı şekilde mezun olabilmesi için bunların hepsini yapması gerekiyor. Bütün bu sorumluluklar üstüne bindiği anda kaçınılmaz son geliyor ve Craig depresyona giriyor. Öyle hemen şak diye girmiyor tabii, bir müddet yemeden kesiliyor, uyku uyuyamıyor, yavaş yavaş düşünmeden duramamaya başlıyor. Ve bir gün -artık son raddeye geldiğinde- intihar etmeye karar veriyor.

Ama Craig çok olgun ve akıllı bir çocuk.

İntihar raddesine gelene kadar zaten bu durumdan nasıl çıkabileceğini mantıklı bir şekilde düşünmeye çalışıyor, Craig. Ailesinin kendisine ne kadar destek olduğunu da biliyor, onları üzmemeye çalışıyor. Psikologları ile işbirliği içerisine giriyor. Yani depresyona girdiğini fark edince yatağın içine girmiş ve ölmeyi bekleyen biri gelmesin aklınıza. Craig, gerçekten, bu durumdan kurtulmak adına çaba gösteriyor.

İntihara karar vermesi de şu şekilde gerçekleşiyor: Bir akşam artık kurtulmak, ailesini falan da huzura kavuşturmak istediğine karar veriyor. Çünkü ne denerse denesin olmuyor, ne yaparsa yapsın bu 'depresyon' denen durum devam ediyor. Bir gece, annesi uyuduktan sonra bir kitabın içerisinde bulduğu İntihar Hattı numarasını arıyor ve intihar etmek istediğini söylüyor. Karşısındaki kadını gayet normal bir şekilde dinliyor ve kadının Acil servise gitmelisin, uyarısına kulak verip en yakınındaki hastanenin acil servisine gidiyor.

Sonrası belli: Psikiyatri kliniğine yatış.

Kitabın bundan sonrası da Craig'in orada karşılaştığı insanlarla olan ilişkilerini, geçmişinden bir şeylerin gün yüzüne çıkışını, çevresindeki bazı insanları ardında bırakışını ve depresyon sürecinin en başından beri gösterdiği çabayı anlatıyor.

Ned Vizzini depresyonu biliyordu ve bunu çok güzel yazmış. [Güzel nasıl anlatılırsa bu konu artık.] Depresyonun sadece bahsettiğim gibi yatağına çekilmek, insanlarla konuşmamak, sürekli suratsız gezinmek olmadığını çok temiz anlatmış. Craig depresyonda ama hayattan soyutlanmış değil, kurtulmaya çalışıyor. Ve ne halde olduğunun farkında, hissettiği ve düşündüğü şeylerin ne kadar mantıksız olduğunun da farkında.

Sadece kurtulamıyor.

Daha doğrusu, sorunun ne olduğunu bilmiyor. Ve siz de Craig ile beraber asıl sebebin ne olduğunu görüyorsunuz. Ne yapması gerektiğini ve ne yaptığını okuyorsunuz.

Şimdi size şunu söylemeyeceğim: Depresyonda hissediyorsanız kesinlikle okumanız gerekiyor; sizi depresyondan kurtaracak bir kitap, sorununuzun ne olduğunu fark edebileceğiniz bir kitap.

Hayır.

Evet, depresyondaysanız okuyabilirsiniz ama bu kitap sizi depresyondan kurtarır mı? Çok emin değilim. Çünkü kitapta zaten bildiğiniz şeyler yazıyor olabilir. Durum da bu zaten: Ne yapmanız gerektiğini zaten bilirsiniz. Ama asıl sorun çekirdeğe inemeyişiniz ve sorunu çözemeyişinizdir. Ya yapacak gücünüz yoktur ya da erkenden pes edersiniz. Tüm olay sizde biter klişesi yani.

Kim bilir belki bazı şeyleri temiz bir şekilde göremeyen ve böyle hisseden insanlar vardır. Onları için kesinlikle öneririm bu kitabı. Aslında herkes için kesinlikle öneririm. Bu kitap, depresyonu çok iyi anlatan bir kitap ve günümüzde az olsun fazla olsun, bu durumdan muzdarip olmayan çok az kişi var.

Hem eğlenceli vakit geçirin, hem de bu konu hakkında bilgi edinin. Yani bu kitabı kesinlikle kitaplığınıza koyun.

Umarım yakın zamanda diğer kitaplarını da çevirirler.

Puanım 9/10.

Alıntılar:
Kendinizi öldürmek isterken konuşmak öyle zor ki. Dünyanın en zor şeyi; zihinsel bir dert değil, fiziksel bir şey, ağzınızı açıp kelimelerin dökülmesine izin vermenin fiziksel olarak zor olması gibi. Kelimeler, normal insanların kelimeleri gibi, beyninizle uyumlu ve rahat çıkmaz; buz kırma makinesindan dökülüyormuş gibi, parça parça çıkarlar; dilinizin arkasında toplanırlar ve siz onlara takılıp tökezlersiniz. O yüzden de çenenizi kapalı tutarsınız.
"Resmi niye bıraktın?" "Vaktim yok." "Saçmalama. Her zaman vaktin var." "Öyle mi?" "Evet. Zaman insanın uydurduğu bir kavram." "Sahi mi? Nereden duydun bunu?" "Uydurdum." "Doğru mu bilmiyorum. Hepimiz zamanın içinde yaşıyoruz. Bizi o kontrol ediyor." "Zamanımı istediğim gibi kullanıyorum, demek ki zamanı ben kontrol ediyorum." "Filozof olsana sen, Sarah." "Ih, yok. Neymiş o? Ben iç mimar olacağım."
Hasta falan değildim. Koridoru arşınlamaya devam ettim. Depresyon hastalık değildi. Her şeyi dram haline getirmek için bir mazeretti yalnızca. Bunu herkes biliyordu. Arkadaşlarım biliyordum, okul müdürüm biliyordu. Yine terlemeye başlamıştım. Beynimin içinde Çark'ın kükreyerek dönmeye başladığını hissediyordum. Ortada yaptığım doğru dürüst bir şey yoktu. Bir iki küçük resim işte, o kadar. Bunun hiçbir anlamı yoktu. Okulun müdürü az önce beni aramıştı, bense telefonu adamın suratına kapatmış, sonra da tekrar aramamıştım. İşim bitmişti. Okuldan uzaklaştırılmıştım. Bitmiştim. 
Esen kalın, hoşça kalın.

7 Ağustos 2017 Pazartesi

Seri Yorumu | Kocan Kadar Konuş / Kocan Kadar Konuş: Diriliş - Şebnem Burcuoğlu (Kocan Kadar Konuş Serisi)

Seri Yorumu | Kocan Kadar Konuş / Kocan Kadar Konuş: Diriliş - Şebnem Burcuoğlu (Kocan Kadar Konuş Serisi)


Merhabalar.

Kocan Kadar Konuş Serisi'ni 9.90 indiriminde yakaladım ve dedim ki: Alalım bakalım. Daha öncesinde almak aklımda yoktu yani, bir anda almaya karar verdim. İlk kitap 2014'te, ikinci kitap da 2015'te yayımlanmış. İlk kitabın yakaladığı başarının ardından da seri tamamen sinemaya uyarlanmış. Ezgi Mola ve Murat Yıldırım da başrollerinde oynamış. Kitabı görmüştüm ama asıl ilgimi çeken şey filmin fragmanı olmuştu.

Biraz boşa çıktı diyebilirim.

İsminden de anlaşılacağı üzere kitap, ana karakterimiz Efsun'un koca bulma durumuyla alakalı bir şeyler anlatıyor. Ailesi artık yaşının geçtiğini, okuduğu kitapların hayatını kurtarmayacağını, artık bir koca bulması gerektiğini söylüyor. Efsun'unsa geçmişte çok da başarılı ilişkileri olmamış, olmamaya da devam etmiş. En son kuzeni de takınca parmağına yüzüğü Bir bildikleri var herhalde, diye düşünerek kendisini biricik ailesinin kollarına emanet ediyor. Ve olaylar -kısmen- böyle gelişiyor.

Efsun'un ailesi tam anlamıyla evlilik manyağı. Evlenmediysen pek bir şey değilsin ve tez vakitte koca bulman lazım, felsefesini ilke edinmişler. Efsun'u aklıyorlar, paklıyorlar ve kız kardeşleriyle dışarı yolluyorlar. Kızlar bir gece kulübüne gidiyorlar ve güm! Efsun çocukluk aşkı Sinan ile karşılaşıyor. Gerisini de tahmin edersiniz herhalde.

Efsun. Kendisi karakter tanıtımına göre bol bol kitap okuyan bir kız, Kitap Yayıncısı, 30 küsür yaşında. Ve evlenmeyle -ailesi gibi- kafayı bozmamış bir kız. Çok kitap okuyor imajı çizilmiş ama bana doğru çizilememiş gibi geldi. Çok kitap okuyan insanın en azından az da olsa kendi fikri olur, doğru ile yanlışı bir şekilde ayırt edebilme kapasitesine sahip olur. Efsun, ailesinin bu tavrını çok yersiz ve saçma buluyor ama bir şekilde onlara ayak da uyduruyor yani. Aklından binbir türlü itiraz cümlesi geçiyor, hiçbirini de dile dökemiyor. Temeli tam oturtulamamış bir karakterdi benim nazarımda. Kendisi bir de feminist gösterilmeye çalışılmış; Allah'ım tam bir fiyaskoydu. Bir sahne var, bir kitap geliyor önüne. Kitaptaki paragraf da aşağıdaki alıntılar kısmında yer alıyor zaten.

Bu kadar saçma bir tahlil olamazdı muhtemelen.

Sinan. İlk kitapta var mıydı yok muydu, belli bile değil. Sahnesi gelince üç beş laf eden, sonra da hiçbir yaşam belirtisi göstermeyen bir karakter olarak çizilmiş. Ona dair hiçbir şey öğrenemedim, onu tanıyamadım, onu anlayamadım. Ana karakterden çok yan karakter gibi olmuştu bana göre. Ne sevdim ne nefret ettim. Zaten çok da tanıyamadığınız bir insana karşı bu tarz bir şeyler hissetmemeniz normal.

Efsun'un ailesine hiç değinmiyorum, her birinden illallah ettim.

Kitap komik olmaya çalışmış, başaramamış. Üç beş mesaj vermeye çalışmış, onu da eline yüzüne bulaştırmış. Koca seri twitter cümleleri ile doluydu yahu. Twitter'a bile yazılmazdı o cümleler belki de, bilemiyorum. Herkes Çok güldüm, çok komikti, gülmek için okunabilecek bir seri, falan yazmış da yani... Çok bir şey söylemek istemiyorum.

Gelelim benim en çok sinirimi bozan noktaya: Sabahattin Ali. Bizim Türk yazarlarda daha çok görüyorum bu durumu, henüz başka yazarlarda rastlamadım. Vardır belki de bilmiyorum, kimsenin hakkını yemeyeyim. Ama aynı duruma Ayşe Kulin'in Handan adlı eserinde de rastlamıştım. Karakter geçmişte yazılmış bir kitap karakterini yahut yazarını düşlerine konuk ediyor. Efsun da Sabahattin Ali ile konuşuyor. [Kürk Mantolu Madonna en sevdiği kitap tabii ki de bu arada.] Bana çok yersiz ve gereksiz geldi. Gerçekten gerek yoktu ve gerçekten ama gerçekten abes duruyordu. Bir de spoiler vermiş zaten, ilk kitabın 203. sayfasında. Kürk Mantolu Madonna'yı okumadıysanız o sayfayı atlayın gördüğünüz anda.

Dedim ki bir de filmlerine bakayım, yorum yapmadan evvel. Sadece ilk filmi izledim, ikincisini de bekletiyorum, emin değilim henüz. Ezgi Mola çok iyi bir iş çıkarmış ama karakter yamuk. Yani karakter dengede duramadığından Ezgi Mola da çok bir şey yapamamış filmde. Ama şunu söylemeliyim, filmde bazı sahneler kitaptan farklı olarak yazılmış. Ve bir tık daha komik olmuş diyebilirim. En azından kitaplardan daha iyiydi kesinlikle.

Sözün özü, kısa olmasa tam anlamıyla vakit kaybı olarak görebileceğim bir seriydi. Hızlı bitti de çok içime oturmadı şükür ki. İlla ki Merak ediyorum, falan diyorsanız filmlerini izleyin. Hiçbir şey kaybetmezsiniz. Seriyi alın, demem ben.

Puanım 4/10.

Alıntılar:
Türk kızının en moderninin annesi bile gün gelir kızının mürüvvetini görmek ister. Şahsen ben, "Kızım evlenmesen de olur, çocuk istiyorsan ya evlatlık alırsın ya da sperm bankasına başvurursun" diyen bir Türk anne tanımadım. Bir de ismine anneanne ve babaanne dediğimiz, sizin evlendiğinizi görmeden ölmek istemediğini söyleyip her ortamda ağlayabilme yetisine sahip, Oscar'lık bir grup insan yaşar. Zor dostum zor... KKK
Şarz dedi. Ay bayılacağım şimdi. Timur belki ceyran, kiprik, kirbit, şemşiye, veleybol, arabeks, diksmen, ve hatta riks deseydin bundan yıllar sonra dudağımın sol kenarında hafif bir tebessüm belirebilirdi sen aklıma geldiğinde. Ama bu şarz olayını kabullenmem mümkün değil. Yahu şarz demek şarj demekten daha zor. Kim, neresinden çıkardı bu şarz lafını? KKK
"Kime diyorum, alooo? Sinan'dan mesaj gelse ne yaparsın?" "Kafamın üzerine bir havuç koyup o havucu düşürmeden kendi etrafımda üç kere dönerim." "Of abla yaaa!" "Ne yapacağım, cevap yazarım." "O cevabı ne zaman yazarsın?" "Hemen." "Aptalsın işte sen." "Sensin aptal! Ne biçim konuşuyorsunuz siz benimle? Diliniz pabuç gibi oldu. Kaç zamandır böylesiniz. İşinize gelince abla, işinize gelince Efsun. Çocuk cevap vermem için atmıyor mu bu mesajı?" Tuğçe lafa atladı. "Bekleyeceksin abla. En az yarım saat bekleyeceksin. Sonra da iki kelimeyi aşmayacak bir mesaj atacaksın." KKK
Can sıkıntısından masamın üzerinde duran dosya yığınından bir tanesini daha alıyorum elime. Kadın-erkek ilişkileri üzerine yazılmış, yayınlanmayı bekleyen bir kitap daha. Giriş bölümü bir fıkrayla başlıyor. Hastane odasında, durumu ağır bir hasta, orta hall, ailesiyle birlikte doktoru bekliyor. Nihayet kapı aralanıyor ve içeriye yorgun ve umutsuz bakışlı bir doktor giriyor. -Hastanızın tek yaşam şansı var o da beyin nakli. Böyle bir ameliyatı ilk olarak deneyeceğiz. Tabii tüm masrafları sigortanız ödeyecek. Ancak nakledilecek beyin temini gideri hastanın ailesine ait olacak. Aile şokta. Aralarından biri konuşma cesareti gösteriyor: -Peki, ama nakledilecek beynin fiyatı nedir? diye soruyor. -'Değişir' diyor doktor. Erkek beyni kullanırsak 5000 Euro, kadın beyni kullanırsak 200 Euro. Uzun bir sessizlik oluyor. Beyler gülmemeye çalışıyorlar. Hanımlarla göz göze gelmekten kaçıyorlar. Yine daha cesur olanı soruyor: -Doktor bey bu fiyat farkının nedeni nedir? Doktor gülümsüyor: -Aynı arabalar gibi diyebiliriz. Kadın beyni ucuz oluyor çünkü kadınlar akıllarını çok kullanıyorlar. Çok kullanılmış akıl da çok kullanılmış beyin demek olduğuna göre, fiyatı düşük oluyor. Erkek beyni ise hiç kullanılmamış sıfır kilometre araba gibidir. Böyle yepyeni sayılabilecek bir beyin de pahalı oluyor haliyle. Ben bu kitabı basarım arkadaş! KKK
Esen kalın, hoşça kalın.

Not: Son paylaştığım alıntı tam olarak okuyup Yuh! dediğim kısım. 

28 Temmuz 2017 Cuma

Kitap Yorumu | Kapkaranlık Ormanda - Ruth Ware

Kitap Yorumu | Kapkaranlık Ormanda - Ruth Ware

Merhabalar.

Kapkaranlık Ormanda, Ruth Ware'in ilk romanı, 2015 yılında yayımlanmış. Ardından da 2016 yılında The Woman in Cabin 10 adlı bir gizem-gerilim romanı yayımlanmış; o da muhtemelen dilimize çevrilecektir; Kapkaranlık Ormanda büyük ilgi gördü gibi çünkü. Bu iki kitabın haricinde 2017 yılında yayımlanması beklenilen 3. bir kitabı daha var: The Lying Game.

The Woman in Cabin 10 kitabı, bir seyahat dergisi yazarının görev için bir gemi aracılığıyla yolculuğa çıkmasını anlatıyor. Kabin diyor, gemi diyor... Zaten az buçuk nasıl klostrofobik bir ortam olduğu belli, arka kapakta da yer vermişler buna. The Lying Game ise biraz Pretty Little Liars serisini anımsattı açıkçası bana. Isa adlı karakterimiz bir mesaj alıyor, mesajda yazansa şu: Sana ihtiyacım var. Isa da tası tarağı toplayıp yatılı okulunu geçirdiği yer olan Salten'a gidiyor. Gittiği vakit kumsalda 'korkunç' bir şey bulunuyor. Üç tane arkadaşı var ve bunlar da okul zamanında Yalan Oyunu oynamışlar, insanları en çılgın hikayelere ikna etmek için yarışmışlar. Olaylar sarpa sarmış tabii sonrasında da. [Yalanla oyun olmaz, cık.] Sinopsis'in en son cümlesi de şöyle: Kendi arkadaşlarına gerçekten ne kadar güvenebilirsin?

Neyse, yazardan ve kitaplarından bahsettiğime göre bu yazıyı yazıyor olmamın asıl sebebine gelelim: Kapkaranlık Ormanda. Öncelikle kapak orijinal ve çok güzel. Dediğim gibi tasarımları, fotoğraf içeren kapaklara göre daha çok beğeniyorum. Kitabın bir başka kapağı daha var gibi, o bu kadar güzel olmamış mesela. Merak edenler için tık tık.

Konusuna kısaca değinecek olursam ana karakterimiz Nora, bir yazar ve tek başına bir yerde yaşıyor, adını unuttum şimdi. Arkadaşları var ama daha çok yalnız takılmayı, kendi ayakları üzerinde durmayı seven birisi. Aynı zamanda koşmayı da seviyor. Kafasına estiğinde koşuyor, içindeki birikmiş enerjiyi atması gerektiğinde koşuyor, sorunlardan kaçmak için değil, sorunları unutmak için koşuyor. Nora baya koşuyor yani. Bir gün eski arkadaşlarından birinin bekârlığa veda partisi için bir mail alıyor. Ve şoka uğruyor deyim yerindeyse. Çünkü evlenecek olan arkadaşı ile 10 yıldır görüşmemiş. Mailde yer alan ve geçmişinden gelen ortak arkadaşlarından birine gidip gitmeyeceğini soruyor. Ve ikisi bir karar veriyor: Sen gidersen ben de giderim. Neticede gittiklerini tahmin edebilirsiniz sanırım.

Buraya kadar hiçbir sıkıntı yok, asıl mesele şu ki gittikleri yer dağın başı. Yani... baya dağın başı, mübalağa etmiyorum. Ormanın içerisinde camdan bir ev. Camdan derken de mübalağa etmiyorum, evin her yeri cam. [Uf, hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor.] Bunlar kıllanıyorlar tabii biraz, hafif tedirginlik de cabası. Ama sonra nedense geçiyor bu durum içeri geçince. [Şu kitap karakterleri ne kadar çabuk göz ardı edebiliyorlar korkularını veya endişelerini yahu? Beni hiçbir kuvvet o evin içerisine sokamazdı.] Neyse, toplamda... sayıyorum, 7 kişiler. Nora dördünü tanımıyor zaten.

Asıl bomba mevzu şu ki: Nora, Clare ile koşudan dönerken evin önünde karşılaşıyor. Clare bekarlığa veda partisi yapan kızın adı bu arada. [Evet, akşamın bir saatinde bir taraflarının üzerinde oturamayıp ormanda koşuya çıkıyor. Bazı karakterler kaşınıyor sanırım.] Ve Clare, Nora'ya deyim yerindeyse tokat atıyor, böyle okkalısından. Tokat şöyle: Ben James ile evleniyorum. James kim? James, Nora'nın eski sevgilisi. Vukuatlarını anlatmıyorum, okumak isterseniz kendiniz okuyun zaten oralarını.

Neyse sonra bunlar başlıyorlar eğlenceye. Viskiler, shotlar, kokainler, bilmem neler... Ya tanımadığın 4 kişi var o evde, dağın başındasın. Manyak mısın, niye kafayı buluyorsun? Çok da bulmuyor gerçi de neyse, geçeyim bu mevzuyu. Partiyi organize eden bir hatun var, evlenecek olan kızın en yakın arkadaşı. Kadın biraz kafadan kontak. Zaten yazar ondan şüphelenmeniz için elinden geleni yapıyor.

Kitap boyunca şüphelendiğim 2 kişi oldu zaten; biri bu kafadan kontak ablamız Flo, diğeri de başka biri. Bir tane bebekli abla var zaten, bebeğini bırakmış gelmiş. Yazar onu neden kadroya dahil etmiş hiçbir fikrim yok. Olayların gelişmesine bir katkısı olmadan kadın atlıyor arabaya gidiyor, bebeği için. Tek bir sebebi olabilir, o da bir tepki ön izlemesi. Karakterlerden birinin daha sonra vereceği tepkiyi önceden bize göstermek istemiş olabilir. Ki bence hiç gerek yoktu, şaka maksatlı bahsedildiği vakit de gösterebilirdi yazar tepkisini.

Neyse.

Gizem-gerilim kitabı zaten, nereden bahsetmek için tutsam elimde kalıyor. O yüzden üstten yorumlamam gerekirse öyle çok beğenmedim kurgusunu. Dediğim gibi tahmin edilebilirdi, zaten şüphe uyandıracak adam yazmamış, Ware. Karakter bile şüphelenmeye çalıştığı anda bir şey bulamadı, dolayısıyla iki kişiden başka kimse de kalmadı. Kitap bir geçmiş, bir gelecek şeklinde ilerliyor. [Bana kapağındaki ağaçlar, geçmiş-gelecek mevzusu, atmosferi falan deli gibi Kafes'i anımsattı zaten.] Günümüzde Nora bir şeyleri hatırlamaya çalışıyor. Siz de onunla beraber yavaş yavaş olayları çözümlüyorsunuz.

Sözün özü, sağlam bulamadım kurgusunu. Yazarın diğer kitaplarına belki bir şans veririm ama ilk sırada yer almaz, onu biliyorum. Gizem-gerilim tarzında bir kitap arıyorsanız çok da tavsiye edemem. Çoğu yerde geriliyorsunuz evet ama evin lokasyonu gerilmeniz için başlı başına bir sebep. Gizeminden de bahsettim zaten.

Gideyim o zaman ben.

Puanım 3/10.

Alıntılar:
Koşuyorum. Yalnızca ay ışığıyla aydınlanan ormanda koşuyorum; dallar giysilerimi yırtıyor, ayaklarım karın altında kalmış eğreltiotlarına takılıyor. Böğürtlen dikenleri ellerimi yırtarken aldığım her soluk boğazımı âdeta lime lime ediyor. Canım yanıyor. Her şey canımı yakıyor. Ama buna alışkınım. Ben koşarım. Bunu başarabilirim.
Rüyamda kan görüyorum; etrafa yayılıp âdeta kan gölüne dönüşerek üstüme başıma bulaşıyor. Kan birikintisinin içinde diz çökmüş halde kanı durdurmaya çalışsam da beceremiyorum. Pijamalarım kan içinde kalıyor. Beyazlatılmış ahşap döşemelere yayılıyor... İşte, tam o anda uyanıyorum.
...İçerideyken üstüme çökmek üzere olan o şeytani klostrofobi hissi geçmişti. Buna neden olan cam mıydı? Herhangi birinin dışarıda dikilip kimseye fark ettirmeden bizi izleyebileceği gerçeği miydi? Yoksa bana hastanelerdeki bekleme odalarını, sosyal deneyleri anımsatan odaların tuhaf kimsesizliği miydi? Dışarı çıktığım anda izlenme hissi etkisini epeyce yitirmişti. Koşmaya başladım. Bu kolaydı. Kesinlikle kolay olan buydu. Durmadan soru soran, burnunu ait olmadığı yerlere sokan kimse yoktu. Yalnızca keskin, tatlı hava ve ayaklarımın çam iğnelerinden oluşan zemin üzerinde çıkardığı yumuşak sesler vardı.
Esen kalın, hoşça kalın.

Not: Yazıyı yayınladığım gün İthaki Yayınları'nın The Woman in Cabin 10 kitabının çevrildiğini gördüm. 4 Ağustos 2017'de satışa çıkacakmış. 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu | İlik - Tarryn Fisher

Kitap Yorumu | İlik - Tarryn Fisher


Merhabalar.

Bone'da bir ev, evde bir kız, kızda bir gizem... Darkness kelimesi için gizem karşılığını tercih eder miydim, bilemiyorum. Bunu dememin sebebi de kızda bir gizemden çok karanlık bir şeyin olması... Yani gizemle beraber karanlığın olması... Of, çok karıştırdım bu konuyu. Şey yapmayayım daha fazla.

Kapaktan başlıyorum: Çok güzel. Evet, yapılışı yarım saat bile sürmez belki fakat anlamı önemli şu anda benim için. Ana karakter Margo'nun Bone'daki ev ile olan bağlantısını çok doğru yansıtmış, Murphy Rae. Kendisi yazarın 2016 yılında basılan Bad Mommy kitabının, aynı zamanda Tersyüz kitabının, kapak tasarımını yapan kişi. [Aspendos, huhu! Bad Mommy.]

Beni tüm kötülüklerden koruyan anneme, diye ithafta bulunmuş Fisher. Bu da hikayenin içeriği ile örtüşen bir ithaf keza. Ve kitabın ilk paragrafı şöyle başlıyor:
Bone'da bir ev, penceresi kırık... Açık kısmı bir gazete sayfası kaplıyor, kenarlarından kalın izole bant parçalarıyla sağlama alınmış. Evin dış cephe kaplamaları yaşlı bir vücudunki gibi sarkıyor, dünyanın yükünü çekiyormuş gibi görünen çatıyı ayakta tutuyor. Bu evde annemle yaşıyorum. Yağmurda, baskı altında, kırık pencereli odada... Buraya obur ev diyorum. Çünkü izin verirseniz sizi yer bitirir; anneme yaptığı ve bana yapmaya çalıştığı gibi.
Yazdığım bu ilk paragraf kitabın tanıtımı gibi bir şey aslında. Koca kitabı anlatıyor çünkü. Cümleler ahenklerini bozmadan ilerlemeye devam ediyor, sayfalar boyunca. Öyle aksiyon, entrika, gizem falan bekliyorsanız elinizdeki yahut aklınızdaki kitabı bir kenara fırlatın. Çünkü çok sakin bir tempoda ilerliyor, İlik. Ve ben bu dinginliğe bayıldım.

Şimdiki zaman ile yazılmış kitap tabii. Bazen bir bakıyorsunuz geçmiş zamana atlamış, Fisher. Kendisi baya çılgın bir yazardır da. Bu beni önceden rahatsız ederdi ama artık alıştım sanırım, o kadar da rahatsız etmiyor.

Sakin bir tempoda ilerliyor ama içerisinde elbetteki girişi, gelişmesi ve sonucu olan bir olay da var. Ana karakterimiz Margo'nun yıllar içerisinde geçirdiği değişimi okuyorsunuz. Sıkı sıkıya kavradığı zincirlerini bırakışını, ardından gelişen olayları, fiziksel ve zihinsel süreçlerini... Psikolojik gerilim türünden ne bekliyorsanız veriyor yani size.

Hal durum böyle olunca kurgu ile alakalı anlatabileceğim bir şey kalmıyor. Anlatırsam kitap biter. [Ehehehe. ...] Ben de karakterlere geçiyorum bu sebepten. Margo, ana karakterimiz, gizemli/karanlık kızımız. Bir Tarryn Fisher romanı okuyorsanız düzgün bir karakter beklememeniz gerektiğini bilmelisiniz. Karakterleri hiçbir şekilde mükemmel ya da mükemmele yakın değil. İçimizden birisini hatta daha beterini yazar zaten genelde. Margo da böyle bir karakter. Yaşadığı yer zaten izbe bir yer, annesi deseniz doğru düzgün evden çıkmayan bir hayat kadını, baba yok, arkadaş denen bir şey de yok. İşine gidip gelen, annesinin memnuniyetsizliğine ve sevgisizliğine katlanan biri, Margo. Arka kapakta bahsedilen Judah Grant ile ilerleyen sayfalarda tanışıyorsunuz. Onun hayatı Margo'nunkine nazaran daha iyi. Margo'yu tamamlayan pozitif kutup diyebiliriz. Margo'ya kıyasla pozitif tabii.

Çok da karakter yok zaten kitapta. Yani çok kalabalık bir kadro yok daha doğrusu. Hikayenin gelişimine katkı sağlayacak kadar çok, isimlerden ötürü kafanızı çorbaya çevirmeyecek kadar az karakter var. Kitabı okurken Margo'nun yalnızlığını iliklerinizde hissetmenizi istiyor bir yerde, Fisher.

Sanırım bu kadar. Bana sorarsanız ben şiddetle öneririm. Tarryn Fisher'ın her kitabını lakin sizin ne istediğinizi bilmeniz gerekiyor. Durum hikayeleri sizi bayıyorsa mesela, almayın bu kitabı. Hafif kafadan kontakt karakterler okumayı seviyorsanız Tarryn Fisher hepsini yazmış, raflara koymuş zaten.

Daha fazla övmeden kaçayım ben.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
"Hüzün insanın güvenebileceği bir duygu... Tüm diğer duygulardan güçlü... Mutluluk yanında gelgeç kalıyor; güven vermiyor. Yayılıyor, daha uzun sürüyor ve iyi hislerin yerini öyle ustaca alıyor ki kendinizi bir anda prangasında bulana kadar değişimi hissetmiyorsunuz bile. Mutluluk için canımızı dişimize takıyoruz ve bu kaçamaklı hissi bir kere ele geçirince kısa süre tutabiliyoruz; parmakların arasından akıveren su gibi, gidiyor. Ben suyu tutmak istemiyorum. Ele gelen, sağlam bir şey tutmak istiyorum. Anlayabildiğim bir şey... Hüznü anlayabiliyorum; bu yüzden, ona güveniyorum. Hüznü hissetmemiz gerekiyor, mutluluğun kısa süreli laf kalabalığından korunmak için olsa bile... Bilip bileceğim şey karanlık; belki de işin sırrı onu şiire çevirmektir."
Annemin önce kahkahaları kayboldu, ardından da gülümsemeleri; öyle derin gülümserdi ki diş etlerini dişlerinden çok görürdünüz. Son kaybolan ise gözleri oldu; pırıl pırıl, manalı bakan gözleri. Bakışları, üzerimde durmayı bırakıp içimden geçmeye başladı. Gözleri duvarlara, dolaplara, zemine dikildi. Ben hariç her şeye dikildi.
Çığlık atıp ona risk almasını söylemek istiyorum. Git! Bone'da dönüşmeye zorlandığımız ve bırakamayacak kadar güçsüz hissettiğimiz şeyler hakkında içimde nefretin kaynamaya başladığını hissediyorum. Ben çekip gideceğim, diyorum kendi kendime. İlk fırsatta... Judah da öyle yapacak. Bu kasabanın tavanı ona alçak geliyor. Sandalyesinde otururken bile.
Esen kalın, hoşça kalın.

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Kitap Yorumu | Gölün Dibindeki Ev - Josh Malerman

Kitap Yorumu | Gölün Dibindeki Ev - Josh Malerman


Merhabalar.

Gölün Dibindeki Ev, Josh Malerman'ın dilimize çevrilen 2. kitabı; 2017 yılının Mart ayında yayımlandı. Çok taze yani. İlk kitabı olan Kafes de 2015 yılında yayımlandı, çok da duyuldu adı. Hani, onunla alakalı yorumumu okumak istersiniz falan diye hemen şuraya linki bırakıyorum. Ve asıl kitabımıza geçiyorum:

Şimdi, kitap 184 sayfa ve korku-fantastik-sihirli gerçekçilik türlerine ait. Kapağının tasarımını çok sevdim. Üstüne bir de İthaki Yayınları gitmiş kapağı kadifemsi bir şey ile kaplamış. [Çok aradım, bulamadım. İsminin ne olduğunu da unuttuğumdan kadifemsi bir şey diyorum, mazur görün artık.] Kitabı okumadan evvel her seferinde kapağında bir elimi gezdirdim yani, ne yalan söyleyeyim.

Şimdi, kitapta hepi topu 4 karakter falan var zaten. İkisi ana karakter, diğer ikisi de bir ara gözüküyorlar ve sahneye dahil oluyorlar sadece. Ana odak noktamızda iki karakter var: Amelia ve James. İkisi de on yedi yaşındaydı. [Evet.] İkisi de korkuyordu. [Valla bana pek korkuyorlarmış gibi gelmedi. Korku değildi o.] İkisi de evet diyordu. [Evet, önlerine ne gelirse evet diyorlardı, doğru.]

Kitap James'in Amelia'ya çıkma teklifi etmesi ve genç kızın da bu teklifi kabul etmesi ile başlıyor. Hızlı bir giriş, direkt giriyoruz olayın ve dünyanın içine. İlk buluşmada kano ile göle gitmeyi teklif ediyor çocuk. Bunlar kararlaştırıyorlar falan, sonra da alıp kanoyu gidiyorlar göle. Üç beş turluyorlar yetmiyor, ardından hemen ikinci göle. Oraya da şöyle bir göz gezdiriyorlar falan, hop, hemen üçüncü göle. Üçüncü göl son durağımız neyse ki ve en önemli göllerimizden biri. [Böyle deyince de Coğrafya dersinde gibi hissettim kendimi.] Bunlar oturuyorlar gölün ortasında duran kanoda ve acıktıklarından sandviç yiyelim diyorlar. İki ısırık falan derken, hop, kız gölün dibinde bir çatı görüyor.

İşte asıl olay, bundan sonra başlıyor.

Kız tutturuyor, Gidip bakalım, ev mi o, yok canım ev olamaz, keşfetmeliyiz, bakmalıyız, dibe dalmalıyız, Allah'ım çok güzel... Oğlan da yazık buluşmaya heyecan katma peşinde Tamam, diyor. İlk başta çocuk iniyor aşağı, nefesini tutabildiği kadar duruyor zaten. İnceliyor bir yere kadar. Sonra da kaldığı yerden kız inceliyor evi.

Baya ev var, gölün dibinde. Bahçesi mahçesi falan var. Kapısı açık. Yani, yarı açık. Malikâne gibi bir şey zaten mübarek, kaç tane oda keşfettiler hatırlamıyorum şimdi. Evin gölün dibinde olması zaten Oha!lık bir şey, evin içindeki yaşadıkları şeyler de ayrı bir Oha!yı hak ediyordur herhalde.

Neyse bunlar bakıyorlar böyle git gel olmuyor, dalış kıyafeti alıyorlar. Öyle inmeye başlıyorlar eve. Altını üstüne getiriyorlar evin. Yetmiyor, sal yapıp bacaya bağlıyorlar. Gece de salın içinde uyuyorlar. Baya âşık oluyorlar eve, mübalağa etmiyorum kesinlikle. Bir de kız sürekli Bu ev bizim, bize ait, ikimize ait, burasını bizden başka kimse bilmemeli, burası bizim özelimiz, falan diye düşünüp duruyor. Ağzının ortasına iki tane vurasım geldi. Nereden senin evin oluyor? Ben yazsam kitabı evin içine aile yerleştirir, geldikleri anda da ağlatırdım bunları bir güzel. Öf, tam ergenler resmen.

Gerisini de anlatmayayım, incecik kitap zaten. Romandan ziyade öykü tadındaydı, diyebiliriz. Az karakter, az mekan, az olay... Yaşandı bitti, saygısızca, tadında başlayıp bitiyor hemen kitap. Korku dalında değil, onu söyleyebilirim. Kafes bir nebze öyleydi ama bu değil. Daha çok gizem-gerilim.

Kitapta nasıl farklı bir tarz yakalamaya çalışmışsa yazar, diline de yansımış bu durum. Kelimelerle, cümlelerle oynayışını sevdim.

En önemli noktaya da değineyim bu arada: Kafes'i beğendim diye gidip almayın bu kitabı. Yani, bu başka bir kitap. Başka bir şey anlatıyor. Başka bir tarzı var. Kafes gibi daha genel bir kitleye hitap etmiyor. Sonra boş yere Beğenmedim, bu ne böyle? tarzı düşüncelere boğulursunuz, gerek yok.

Sözün özü, herkese öneremem bu kitabı. Böyle değişik şeyler okumayı seviyorsanız eğer bir şans verebilirsiniz. [Çok açıklayıcı oldu değil mi, bu cümle?] Kitaptan çok fazla şey bekliyorsanız bu sizin probleminiz. En fazla 2 günde bitebilecek, çerezlik bir kitap, Gölün Dibindeki Ev. Almadan evvel ne tarz şeylerden hoşlandığınızı bir daha düşünün.

Puanım 4/10. [5 verirdim belki de ama sonu kafamı çok kurcaladı.]

Esen kalın, hoşça kalın.
Not: Sonu hakkında kesin bir bilgiye sahip olan varsa bana yazabilir mi acaba? Düşündüm durdum, bir türlü mantıklı bir sonuca varamadım çünkü. 

11 Temmuz 2017 Salı

Kitap Yorumu | Damat - Adem Metan

Kitap Yorumu | Damat - Adem Metan


Merhabalar.


Damat kitabına, alışveriş listem için kitap arayışı yaptığım vakitlerde denk geldim. İndirimde görünce, kapağı ve konusu da dikkatimi çekince hemen sepete ekledim. Daha çok yeni bir kitap zaten kendisi. Adem Metan, radyo program yapımcısı, sunucusu, yazar ve komedyenmiş. Kendisi birçok radyo kanalında çalışmış bugüne kadar, çoğunu da biliyoruz. Politik görüşü ve geçmişte başından geçen bir olay nedeniyle sosyal medyadan birtakım eleştiriler de almış kendisi. Araştırdığım kadarıyla edindiğim bilgiler bunlar.


Damat, tek kitabı sanıyordum ki 4 tane daha kitap yayımlamış zamanında kendisi: Hayata Dair Özlü Sözler (2011), Senden Bir Parça (2013), Yalnızlığın Sen Tonu (2014) ve Kompo Komik (2015). Hiçbirine denk gelmedim, ne yazık ki.

Öncelikle kitabın kapağı çok güzel. Yapılan damat ve gelin illüstrasyonunu, siyah ve pembe uyumunu sevdim. [Pembe biraz fazla göz alıyor ama olsun, ne yapalım.] Kapak tasarımı, C. Kemal Yürekli tarafından yapılmış. Neticede kapak fikrini yerinde buldum ben. Bunun haricinde her bölüm başında kapak tasarımına benzer şekilde illüstrasyonlar da yer almakta. Onlarda da kısmi hatalar var ama basımdan mı kaynaklanıyor, tasarım esnasında bağlantı noktalarının bozulmasından mı, emin olamadım. [Çok küçük hatalar zaten, mesleki hastalık olmuş bizimkisi.]

Damat, temel olarak ana karakterimiz Mülayim Makas'ın kendisine -en önemlisi de ailesine tabii- güzel bir gelin bulma arayışını anlatıyor. 15 yaşında bir Mülayim ile başlıyor, 30 yaşında bir Mülayim ile kitaba son noktasını koyuyoruz. 15 yıl içerisinde süregelen birçok macera geçiyor başından. Lisesinden üniversitesini, askerinden tatiline... Her yerde karşısına elbet biri çıkıyor, çıkan da Mülayim'i bir şekilde beter ediyor.

Trajikomik Bir Aşk Macerası, diyor kapakta. Doğru diyor. Mülayim'in başına gelen, pişmiş tavuğun başına gelmiyor deyim yerindeyse.

Mülayim tam anlamıyla ortamın zıpırı dediğimiz heriflerden. Hayatının her evresinde bir şekilde ortam kurmayı başarıyor, yağlama ballamada üstüne yok. Amaca giden her yol mübahtır, felsefesini de benimsemiş aynı zamanda. Ve kadrolu âşık kendisi. Âşık olmadığı kız kalmıyor kitapta, her birine ilk görüşte tutuluyor. Ve her biri için de yapmadığı şaklabanlık kalmıyor.

Ben Mülayim'in bu maceralarını okumayı çok sevdim. Çoğu yerinde de güldüm. Komik olması için yazılmış kitaplardan ziyade kendiliğinden komik bir kitaptı. Kitap kendisini zaten ciddiye almıyor, ben de burada ciddi analizlere girişip kasıntı bir yorum yapmayacağım. Kitabın zaten size vermek istediği şey belli, daha fazlasını umuyorsanız da problem sizde demektir.

Gülmelik, keyifli vakit geçirmelik çıtır çerez bir kitap arıyorsanız Adem Metan'ın Damat kitabını önerebilirim size. Sayfa sayısı da az, tez vakitte yormadan bitiriyorsunuz kendisini. Hazır hâlâ Okuoku'da indirimdeyken bir bakın derim. Yaz ayında özellikle iyi gelebilir, benden söylemesi.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
"Allah bereketini arttırsın kanka. Ama sana kötü bir haberim var." "Nasıl kötü haber? Derya etkilenmemiş mi yoksa?" "Derya etkilendi mi bilmiyorum; ama Derya'nın 11. sınıflardan çıktığı biri varmış. İsmi Erhan; epeyce etkilenmiş olaya. Hatta şu an parkın köşesinden çetesiyle birlikte seninle buluşmak için geliyor. Ayrıca Derya'nın babası tornacı Hüseyin de duymuş meşhur şarkını. O da sanayide ne kadar adam bulduysa toplamış geliyormuş. Sen ufak ufak topuklasan iyi olur..."
En büyük özelliğim, her türden aşk acısını hızlıca atlatıyor olmam sanırım. Mesela arkadaşlarıma bakıyorum, kaç ay boyunca yemeden içmeden kesilenler var. Şükür ki böyle takıntılarım yok. Kaybettiğim her oyun, yeni bir başlangıç ve gönlümün gerçek sahibi için gıcır arayışlar manasına geliyor benim için.
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Seri Yorumu | Tatlı Şeytan / Tehlike / Hesaplaşma / Cazibe - Wendy Higgins (The Sweet Trilogy)

Seri Yorumu | Tatlı Şeytan / Tehlike / Hesaplaşma / Cazibe - Wendy Higgins (The Sweet Trilogy)


Merhabalar.

Wendy Higgins'i bu seri ile tanıdım ama başka serileri de varmış kendisinin: Unknown (Bilinmeyen) adlı üçlemesi, See Me (Gör Beni) adlı ikilemesi ve yeni kitabını henüz bu sene yayımladığı Eurona adlı ikilemesi. Kim bilir, belki bir gün çevrilir bu kitapları da.

Şeytan ve Melek kavramlarını konu alan bir seri okumadım daha evvel. Yani... sanırım. Hatırlayamadım şimdi. Tatlı serisini ancak tamamlayabildim; 4. kitabı yeni okuyup bitirdim çünkü. Gerçi 4. kitap seriden tamamen bağımsız bir kitap. Ben yine de 4. kitabı okumadan bir yorumda bulunmayayım dedim.

Dıştan içe doğru gidersek kapakları beğenmedim. Neden beğenmedim? Ben kapaklarda manken kullanılmasından hiç haz etmiyorum. Öncelikle hayal gücümü kısıtlıyor. [Benim kafamdaki Kaidan ve Anna kesinlikle bunlar değil.] İkinci olarak da otobüste beni rahatsız ediyor. Ötemdeki berimdeki insanları günahım kadar umursamıyorum, ne düşünmek istiyorlarsa düşünebilirler. Olay benim rahatsız olmam. Elimdeki kitabın bu kadar patlamasını sevmiyorum. Yani, sonuç olarak kapaklarını beğenmedim.

Şimdi Melek dedik, Şeytan dedik. Nasıl var bu kavramlar serinin içerisinde, ondan bahsedeyim hemen. Melekler var, Şeytan (Lucifer) var. Temelde aynı durum var; Lucifer, kovulmuş melek. Ancak kendisi ile beraber kovulan başka melekler de var ve bunlara da Dük diyoruz kitapta. Farklı farklı günahları temsil ediyorlar kendileri. Lucifer'ın kendisi cehennemde oturuyor, Dükler de Lucifer adına iş görüyor yeryüzünde. Bu Düklerin bir de çocukları var: Nefiller. Her biri babasının günahını temsil ediyor.

Melek ve Şeytan dedim ama melekleri o kadar da fazla görmüyoruz seride. Daha çok Dükler ve Nefillerle bizim işimiz. Baş karakterlerimiz Kaidan ve Anna da Nefil. Anna'nın elbette özel bir durumu var ki söylemiyorum. Çünkü pislik yapmak. Yok, maksat spoiler etmeyeyim.

İlk kitapta Anna ve Kaidan'in tanışmalarını, birbirlerini tanımalarını, Anna'nın kendisini ve türünü tanımasını okuyorsunuz. Bunların yanı sıra arka planda dönen büyük bir olay da var tabii. 2. kitapta ana olay daha ön planda, Anna Hanım ve Kaidan Bey'in aşkı paspas altında takılıyor. 3. kitap zaten final kitabı, olay açığa kavuşuyor.

Geleyim beni neyin irite ettiğine...

Tamam, şeytan-melek durumlarında falan sorun yok. İncil'den mi geldiğinden emin olamadığım bir altyapı da var. Ama bunlar tam olarak durumu kurtarmaya yetmiyor. Birincisi, Dükler fazla saf. Baya baya saflar yani, bir haltı düşündükleri yok. Hiçbir önlem, plan yapma durumları falan yok. Zeka desen -bana göre- sıfır. Birileri tehdit mi oluşturuyor? Amaan, yumurta totoya dayanana kadar öyle göstermelik bir şeyler yaparız yea! Sonra da niye böyle oldu, diye düşünürüz. Nasıl fikir?

Peh. Kötü fikir.

İkincisi... uf, bu en sinir bozucusu. Bir kılıç var, tamam mı? Bir işe yarıyor işte bu kılıç, Anna'da duruyor sürekli. Kılıcı da sadece kendisi kullanabiliyor zaten. Ama kılıcın şöyle bir durumu var ki kullananın saf olması lazım. [Yani temiz olması lazım, salak değil. Öyle olsaydı muhtemelen Dükler kullanabilirdi.]

Ve.

Sırf bu durumdan dolayı sevişmiyorlar. Şimdi Sevişmeseler ne olacak? Sevişmelerini mi bekliyorsun sanki? diye düşünebilirsiniz. Olay sevişme değil zaten. Olay şu ki sevişme raddesine gelene kadar her haltı yiyip sonrasında Ah, olmaz! Kılıç! denmesi...

E beş dakika önce çocuğun ağzını yiyip bitiriyordun neredeyse?

Ama yok masumiyet o değil. O olmasın da kalanı sorun değil. İki karakter de böyle düşünüyor, Kılıç ne düşünüyor bilmiyorum. Kılıç da böyle düşünüyorsa ona da yuh yani. Son kitapta bir şey olacak, o zaman sorun kalmayacak. Hâlâ Ama? diyor çocuk. Kılıç?

Öf, yemişim kılıcınızı ya.

Masumiyet anlayışınıza çomak sokayım yani.

Huh. Neyse.

Daha ne diyebilirim artık, bilmiyorum. Alın, der miyim? Okumak istediğiniz şeye göre değişir. İyi bir romantik seri miydi? Evet, okunabilir düzeydeydi. İyi bir fantastik seri miydi? Hayır, bana göre değildi. Daha zeki bir kurgu beklerdim ben, yazık olmuş biraz.

Siz ne bekliyorsunuz bu seriden?

Kurgu bekliyorsanız almadan önce kısa bir an daha düşünün, derim.

Puanım 5/10.

Alıntıları serpiştiriyor, ayrılıyorum, demek isterdim ama serpiştirecek alıntı falan bulamadım koca seride. Yani öyle kayda değer bir cümle falan hatırlamıyorum şu anda, okurken de işaret koymamışım zeki ben. Geri dönüp dört koca kitabı da incelemek gözümü korkuttu. Yani... alıntı yok. Nevi şahsına münhasır bir anlatımı da yok zaten, klasik genç yetişkin tarzı kitap cümleleri. [Kendimi haklı çıkarmak adına söylemem gereken sözler, enter.]

Esen kalın, hoşça kalın.