Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

26 Ağustos 2018 Pazar

Kitap Önerisi | Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

Kitap Önerisi | Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf


Merhabalar.

Virginia Woolf denince akla gelen ilk kitap sanırım Kendine Ait Bir Oda. Virginia Woolf'un çevrilen diğer kitapları da şunlar: Dışa Yolculuk (1915), Gece ve Gündüz (1919), Kew Bahçeleri (1919), Duvardaki İşaret (1919), Pazartesi ya da Salı (1921), Jacob'un Odası (1922), Mrs. Dalloway (1925), Bir Okur Olarak (1925), Deniz Feneri (1927), Orlando (1928), Dalgalar (1931), Londra Manzaraları (1931),Yıllar (1937), Üç Gine (1938), Perde Arası (1941), Güvenin Ölümü ve Diğer Denemeler (1942), Bir Yazarın Güncesi (1953), Granit ve Gökkuşağı (1958), Yaşlı Kadın ve Papağan (1985). Kimisi Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından, kimisi de İletişim Yayınları tarafından çevrilmiş.

Yazarımız ile ilgili de iki tane film var, bahsetmeden geçmeyeyim istedim. Biri, The Hours (2002). Michael Cunningham'ın aynı adlı kitabından -Saatler- uyarlanmış film. Virginia Woolf'un hayatından ve Mrs. Dalloway adlı kitabından beslenen filmin yönetmeni de Stephen Daldry. Bir diğer film ise Who's Afraid of Virginia Woolf? (1966). Mike Nichols yönetmenliğini yapmış. Oyuncuları da Elizabeth Taylor, Richard Burton, George Segal ve Sandy Dennis.

Sonunda Virginia Woolf ile tanışabildim. Tanışmak için Kendine Ait Bir Oda ideal bir kitap mıydı? Hayır. Başlamayı düşünüyorsanız başka bir kitabını tercih edin derim ben. Bu kitap ile de başlayabilirsiniz tabii bir yerde. Tamamen okuma zevkinize ve dünyanıza bağlı bir şey bu. Kendine Ait Bir Oda, deneme türünde ve Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşma üzerine şekillenmiş bir kitap.

Nereden geliyor bu kitabın ismi? Şuradan:
Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.
Yazarlıkla ilgileniyorsanız eğer, okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Dili ağır değil ama yer yer koptuğumu hissettim ben okurken. Biraz da bu yüzden başka bir kitabını tercih edin diyorum. Woolf ile tam anlamıyla bir iletişim kuramayabilirsiniz çünkü. Zira ben başka bir kitabını okuduğumda onu daha iyi tanıyacağımı düşünüyorum.

Geçmişten kendi yıllarına değin var olan kadın yazarlara değinmiş bir yerde, Woolf. Neden bir Savaş ve Barış yazamadıklarına... Kadının ve erkeğin yazım diline değinmiş, farklılıklarını anlatmış. Kendine ait bir odası olması gerektiğini savunurken dedim ki: Evet, kesinlikle doğru söylüyor.

Erkeklerin ve kadınların yazar olmaları arasında büyük farklılıklar vardır aslında. Yazarlık biraz disiplinsizliği barındırır bünyesinde, bir yerde dağınık olmanızı gerektirir. Yeri gelir başka hiçbir şey ile ilgilenmeden saatlerce üzerinde çalışmanız lazım gelir. Sorumluluklarınızı bırakmanızı, dünyayı unutmanızı, kendi iç dünyanıza kapanmanızı yani. Cinsiyet bazında yazar farklılığı da buradan geliyor. Bir erkek ile bir kadının sorumluluklarını bırakma durumu taban tabana zıtlık gösterir. İkisinin de işe gitmediğini varsayalım. Bu iki cins de bir aileye sahipse adamın odasına kapanması daha kolaydır, yemek yemek için, dış dünya ile ilgilenmek için yerinden kalkmasına çoğunlukla gerek kalmaz. Ama kadın odasına tam anlamıyla kapanamaz, sorumluluklarını hepten bırakamaz. [Eve para getirme meselesi değil, kastetmek istediğim.]

Feminist bir yazar, Virginia Woolf. Ama ben kendisinin feministliğini oldukça yerinde buldum. Erkeklere lanetler yağdırıp kadınları üste çıkarmaya çalışmıyor kendisi. Diğer türlüsü olsa muhtemelen okuyamazdım.

Woolf'un düşünce yapısını merak ediyorsanız, yazarsanız, kadın-erkek eşitliği ve ilişkisi hakkında düzgün bir şeyler okumak istiyorsanız alın bu kitabı. Yine dediğim gibi ilk tercihiniz bu olmayabilir ama bir şekilde Woolf okuyun. Kıyısından köşesinden de olsa.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
'Eğer siz de muhabirin dediği gibi kadın romancıların ancak kendi cinslerinin kısıtlanmalarını cesaretle kabul ederek mükemmellik peşinde koşabileceklerine inanıyorsanız, Jane Austen bu hareketin ne kadar zarafetle yapılabileceğini göstermiştir...' Life and Letters, Ağustos 1928
...Biz onları alışkanlıkla ayrı ayrı değerlendirsek de romanlar birbirlerini izlerler. onu -tanımadığım bu kadını- koşullarına göz attığım bütün o kadınların soyundan gelen biri gibi görüp onların özelliklerinin ve kısıtlamalarının ne kadarını devraldığını görmeliyim. Romanlar çoğunlukla panzehir değil, uyuşturucu etkisi gösterirler, insanın içini dağlayıp harekete geçireceklerine uyuşukluğa sevk ederler,(...)
Meseleyi bundan daha açık kimse ortaya koyamazdı. 'Zavallı şair ne günümüzde ne de son iki yüz yıldır en ufak bir fırsat bulamamıştır... İngiltere'de yoksul bir çocuğun, büyük yapıtların doğduğu o entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, Atinalı bir kölenin oğlununkinden biraz fazladır.' İşte bu. Entelektüel özgürlük maddi şeylere bağlıdır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlarsa hep yoksul olmuşlardır, sadece iki yüz yıldır değil, dünya kurulalı beri. Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu. İşte bu yüzden paranın ve kendine ait bir odanın önemini vurguladım. 
Esen kalın, hoşça kalın.

21 Ağustos 2018 Salı

Kitap Önerisi | Yakıcı Sır - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Yakıcı Sır - Stefan Zweig


Merhabalar.

Ben böyle ard arda Stefan Zweig önerileri giriyorum ya, nasıl mutluyum anlatamam. Bu yazımın asıl kitabı da Yakıcı Sır, Modern Klasikler Dizisi'nin 61. kitabı.

Kitap kısa bir tatil için Avusturya Alpleri'ne giden bir baronun, kaldığı otelde rastladığı bir kadınla tanışması ile başlıyor. Baron çapkın bir adam ve karşısına çıkan kadından oldukça etkileniyor ve onu elde etmek için her şeyi yapıyor. Bunlardan ilki, çocuğunun, yani Edgar'ın kalbini çalmak. Edgar, bir büyükten ve -belli ki- çok önemli bir adamdan gördüğü ilgi ile kendisini muhteşem hissediyor. Nihayet bir arkadaş bulduğunu düşünüyor ki çok geçmeden bu hayalleri suya düşüyor. Çünkü annesini bir şekilde avucuna alan bu çapkın adam, bir süre sonra kendisi ile ilgilenmeyi bırakıyor. Kitabın devamında da gururu kırılan bu çocuğun düşüncelerini ve eyleme döktüklerini okuyoruz.

Kitabımızın ana kahramanı Edgar aslında ve ben kendisine oldukça sinir oldum, bunu belirtmeliyim. Farkında olmadan annesine yardım ediyor da olsa davranışları ve inatçılığı beni oldukça bunalttı. Çocuklara bakış açımla alakalı da bir şey bu elbette. Ama bu çocuk, her okuyanı -benim kadar olmasa da- bunaltır diye düşünüyorum. Fakat bunda da başarılı olmuş Zweig çünkü çocuğu da olması gerektiği şekilde kaleme dökmüş.

Kadını ve insanı inceleyen Zweig, bu eserinde de bir çocuğu ve bu çocuğun psikolojisini ele almış. Muhteşem bir gözlemci kendisi, buna ek olarak psikolojiye ve Freud'a da bir ilgi duyuyor. Bütün eserlerinde psikolojinin ne denli ön planda olduğunu ve kitabının temelini ne denli sağlamlaştırdığını görebiliyorsunuz. Olay adamından çok psikoloji adamı yani, Zweig.

Zweig seviyorsanız zaten gözünüz kapalı alın. Zweig dünyasına hiç dalmadıysanız da bu kitabından başlayabilirsiniz, hiçbir sıkıntı yok. Yine çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
"Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir.
Oyunun hakkını veren biri için çekici olan, mücadele etmek, karşındakini o her şeyin farkındayken ele geçirmektir.
Hiçbir şey zekâyı tutkulu bir kuşku kadar bileyemez. Hiçbir şey olgunlaşmamış bir zihnin bütün olanaklarını karanlıkta kaybolan bir iz kadar harekete geçiremez. Bazen çocukları bizim gerçek addettiğimiz dünyadan ayıran sadece incecik bir perdedir ve rastlantısal bir rüzgârla açılıverir. 
Gerçeği ifade ettiğini düşündüğü sözcüklerin sadece geride hiçbir şey kalmadan patlayıp giden renkli balonlar olduğunu gördükten sonra hayatı anlamlandırmakta zorlanıyordu. Fakat bu ne kadar korkunç bir sır olmalıydı ki, yetişkinleri bir çocuğa yalan söyleyecek, bir suçlu gibi kaçıp gidecek kadar ileri gitmeye zorluyordu.  
Esen kalın, hoşça kalın.

31 Temmuz 2018 Salı

Kitap Önerisi | Otomatik Portakal - Anthony Burgess

Kitap Önerisi | Otomatik Portakal - Anthony Burgess


Merhabalar.

Anthony Burgess ile ne kadar geç tanışmışım ben yahu? Utandım şu an kendimden. Siz benim kadar geç tanışmayın kendisiyle. Okuduğum ilk kitabı -doğal olarak- Otomatik Portakal'dı ama birkaç kitabı daha çevrilmiş dilimize, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından. Onlar da şunlar: Doktor Hastalandı (1960), Bir Elin Sesi Var (1961), Mozart ve Deyyuslar (1991). Çevrilmemiş kitapları da var, onlar da yakın zamanda çevrilirler zaten. En kısa zamanda alıp okumayı planlıyorum ben de.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı, 1971 yılında yayımlanmış bir filmi de var, Otomatik Portakal'ın. Malcolm McDowell, Patrick Magee ve Warren Clarke gibi isimler yar alıyor başrollerde. Kendisi aynı zamanda Cinnet (The Shining), 2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey), Dr. Garipaşk (Dr. Strangelove), Full Metal Jacket, Lolita, Yapay Zeka gibi sinema dünyasında önemli yer edinmiş filmlere de imza atmış bir yönetmen. Bir göz atmanızı şiddetle öneririm. 

Otomatik Portakal adını bir deyişten alıyormuş: Queer as a clockwork orange. Bu deyiş de "olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi" anlamına geliyormuş. Yazar kitabın içerisinde bir yerde de değiniyor kitabının ismine. O sahne de hoş olmuş bence, kurgu dünyası ile gerçek dünyanın bağlanması açısından.

Anthony Burgess ve hamile eşi altmışlı yıllarda -kitapta geçen türde- bir serseri saldırısına maruz kalmışlar. Genç kadın olay sonrasında bebeğini düşürmüş ve alkolizme yenilerek yaşamını yitirmiş. Kitapta da bir adet yazarımız var ve yazar da buna benzer bir olay yaşıyor. Yazarın üzerinde çalıştığı kitabın ismi de Otomatik Portakal. [Kıps.]

Kitap distopya türünde, her ne kadar bunu öyle çok fazla hissettirmese de. Günümüz distopya romanları gelmesin yani hemen aklınıza, o tarz bir kitap değil, Otomatik Portakal. Distopik bir dünyadan çok distopik ögeler çarpıyor gözünüze.

Ana karakterimiz Alex. Alex kelime anlamıyla Kanunsuzluğu ifade ediyormuş: A (olumsuzluk hali) – lex (Kanun). Çete arkadaşları ile beraber dört kişiler ve olabilecek bütün şiddet yöntemlerine eğilimliler, hırsızlıktan tecavüze kadar. Lise öğrencisi Alex; gündüz okula gidiyor, gece sokaklarda çetesi ile beraber deyim yerindeyse dehşet saçıyor. Ta ki bir olaya kadar... Olaydan sonra Alex yakalanıyor ve hapishaneye götürülüyor. Bir süre orada kaldıktan sonra yeni keşfedilmiş bir tedavi yöntemini kabul ediyor ve hapishaneden çıkarılarak hastaneye götürülüyor. Kitap burada ikiye ayrılıyor; hastaneden öncesi ve hastaneden sonrası olarak. Bu yeni yöntem ise Pavlov'un Köpeği Deneyi'ni temel alıyor ancak bu defa deney bir köpeğe değil, insana uygulanıyor. [Deneyimsel tiksinti tekniği, diye de geçiyor.]

Kitabı okurken yer yer Bu ne ya, dikizlemek ne demek? falan diyebilirsiniz. Sürekli tekrar edilen ve günlük hayatta kullanmadığımız bazı kelimeler var. Bu çevirmenden kaynaklanmıyor elbette, sorumlumuz tamamen Burgess Bey. Çete, kendi aralarında ürettikleri Rusça kökenli ‘Nadsat’ dilini konuşuyor. Kasıtlı olarak yapılmış bir şey yani.

Yazar aslında şiddet eylemlerinin normalleştirilmesini eleştiriyor kitabında. Şiddet ögesinin bu denli ön planda olması, desteklediği ve normalleştirmeye çalıştığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Kara mizah zaten had safhada. Çok yalın bir kitap, neyi anlatmak istiyorsa dosdoğru anlatmış. Bu tarz ögelerden rahatsız falan oluyorsanız eğer, ey kardeşlerim, kitabı bir kenara bırakmanızı tavsiye ederim. [Alex'in sürekli 'kardeşlerim' demesi benim nedense çok hoşuma gitti.]

Ve en önemlisi kitap bir klasik olduğundan mütevellit size şunu sorgulatıyor: İyi mi, kötü mü? İyi bir insan olmamız mı gerekiyor, kötü insanlar tamamen temizlenmeli mi şu dünyadan? İyi olduğu müddetçe her şey tamam mıdır? Bu sorulara normal bir zamanda kesin cevap verebilenler olacaktır lakin kitabı okuduktan sonra şüpheye düşeceğiniz konusunda size garanti verebilirim. Kötüyü desteklemiyorsunuz ama iyileri de savunmuyorsunuz. Bunu sorgulanabilecek en güzel yolla sorgulamanızı sağlamış, Burgess.

Bazı sahneleri rahatsız edebilecek olsa da okumanızı tavsiye ediyorum ben. Çok başka bir bakış açısıyla yazılmış, çok başka bir eser. Ben geç okuduğum için pişman oldum, siz olmayın diye söylüyorum. Okumaya da bilirsiniz tabii, benim ne haddime. Laf olmaktan öte değil benim söylediklerim. Dikkate almak takdirinize kalmış.

Puanım 10/10.

Alıntılar, kardeşlerim:
"Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hâlâ kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim."
Şey, ertesi sabah bizim Staja'ya veda etmek zorunda kaldım ve biraz üzüldüm, insan alıştığı bir yerden ayrılmak zorunda kalınca hep öyle olur zaten. 
Belki de mesele bu, diye düşünüp duruyordum. Belki de yaşadığım hayat için fazla yaşlanmıştım kardeşlerim. Artık on sekizindeydim, yeni bitirmiştim. On sekiz genç yaş değildi.
Evet evet evet, işte buydu. Gençlik bitmeliydi, ah evet. Ama gençlik, hayvanmış gibi olmaktır zaten sadece. Hayır, sadece hayvanmış gibi olmak değil de hani şu sokaklarda satıldığını dikizlediğiniz minik oyuncaklardan biri olmak gibidir, teneke ve içi zemberekli ve üstünde kurma kolu olan ve gırr gırr gırr diye kurunca gitmeye başlayan, yürüyen filan minik heriflerden biri olmak gibidir, ey kardeşlerim. Ama dosdoğru gider, bir şeylere çarpar bam bam ve yaptıklarını, elinde olmadan yapar. Genç olmak, bu minik makinelerden biri olmak gibidir.
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

24 Temmuz 2018 Salı

Kitap Önerisi | Korku - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Korku - Stefan Zweig


Merhabalar.

Stefan Zweig'ı ve eserlerini ne kadar sevdiğimden her yazımda tekrar tekrar bahsetmeyeceğim. Kitapları hakkında bilgi vermeye kalksam bu yazı bitmez. Bu sebepten direkt olarak asıl kitabımıza, Korku'ya geçiyorum.

Öncelikle yönetmenliğini Roberto Rossellini’nin yaptığı, 1954 yılında yayımlanmış bir filmi var, Korku'nun. Ingrid Bergman ve Mathias Wieman başrollerini paylaşıyor.

Kitap, sakin bir yaşam süren, evliliğinin durağanlığından sıkılmış ana karakterimiz Bayan Irene'nin hikayesini anlatıyor. Bayan Irene sıkıntılarla boğuşurken bir piyaniste rastlıyor ve genç adamın coşkusunda ve tutkusunda tekrar hayat bulduğunu hissediyor. Gizli bir ilişki içerisine giriyorlar lakin bir süre sonra, piyanistin evinden ayrılırken apartman girişinde piyanistin eski sevgilisine rastlıyor. Kadının kendisine şantaj yapmaya başlaması ile de hayatı, dipsiz bir korkunun içerisine doğru süratle düşmeye başlıyor.

Zweig'ın insan ve özellikle de kadın psikolojisini bu denli iyi çözümlemiş olmasının beni ne denli etkilediğinden bir önceki yazımda da bahsetmiştim zaten. Gerçekten kadın psikolojisini, davranışlarını, o karmaşık yapısını oldukça iyi çözümlemiş yegane yazarlardan kendisi. Okurken Hayatındaki kadınlara yaklaşımı nasıldı acaba? diye düşünmeden edemedim. [Belki de sadece yazarken böyleydi, bilmiyorum.]

Kitap boyunca bu korku nedeniyle kadının yaptıklarını, düşündüklerini ve yaşadıklarını okuyorsunuz. Korku zihnini yiyip bitirirken geceleri uyuyamaz hale geliyor, Bayan Irene. Okurken bir an bile Ama bu kadına da yazık, falan demedim. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabında olduğu gibi ahlak kavramlarımı da sorgulamadım. Yaptığı yanlıştı, diyerek kesin bir kanı ile kitabı basitleştirmek istemiyorum. Sadece yaşadığı korkuyu okurken Acaba? diye düşünmediğimi belirtmek istiyorum.

Kitap bitince de oldukça büyük bir şaşkınlığa uğradım. Zweig kitaplarının sonları genelde belli bir tatta olur ve ben yine o tatta biteceğini düşünüyordum. Aksine çok başka bir şekilde bitti. Sevmedim mi? Hayır. Ama biraz hayal kırıklığına uğradım sanırım. Aklımdaki şekilde bitseydi beklenen son olacaktı lakin Zweig beklenmeyeni yazmak istemiş. Güzel de yapmış.

Puanım 9/10.

Alıntılar:
Şimdiye kadar hep, varlıklı çevrelerin şen insanları arasında, hareketli bir sosyal ortam içinde, aslında sadece kendisi için yaşamıştı; fakat şimdi, kendi evinde hapis kaldığı şu bir haftadan beri onlardan uzak durmakta zorlanmıyordu, aksine bu avare insanların boş eğlencelerinden tiksinmeye başlamıştı ve ilk kez hissettiği bu güçlü duyguları ister istemez daha önceki eğilimlerinin yüzeyselliğiyle karşılaştırıyordu. Kendi geçmişine bir uçuruma bakar gibi bakıyordu.
...Bir anda yaşamın tüm zenginliğini hissetmeye başlamıştı ve artık yaşamında tek bir saati bile anlamsız geçirmeyeceğini biliyordu. Şimdi her şeyin sonuna yaklaştığı sırada ilk kez bir başlangıç hissediyordu. Tüm yeryüzüyle kaynaşmış olmanın muhteşemliğini bu sefil kadının kaba yumrukları mı bozacaktı? İlk kez dahil olma yeterliliğini hissettiği bu yücelik ve güzellik tek bir hata yüzünden darmadağın mı olacaktı?
"...Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir. Kızımız da cezası kesinleşir kesinleşmez hafifledi. Ağlaması seni şaşırtmamalı, bu sadece bir boşalmaydı, önceden baskı altında içinde duruyordu.İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır." 
Esen kalın, hoşça kalın.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Kitap Önerisi | Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry

Kitap Önerisi | Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry


Merhabalar.

Küçük Prens'i çok geç duymuş olmaktan ötürü biraz utanç duyuyor olsam da Geç olsun, güç olmasın, prensibi ile hareket eden bir insanım. Neticede okumuş olduktan sonra zamanı önemli değil, bana göre. [Tamam, kendimi de akladığıma göre yoruma geçebilirim, ehe.] Antoine de Saint-Exupéry'nin tek kitabı Küçük Prens değil elbette. Dilimize çevrilenler: Güney Postası (1929), Gece Uçuşu (1931), Yel, Kum ve Yıldızlar (1939), Savaş Pilotu (1942), Kale (1942), Kale ...Ama Sen İnsansın (1948).

Öncelikle yazarın uçuşa olan tutkusunu kitaplarından buram buram akıyor. Bu arada küçük bir bilgi: Yazar 1953'teki bir uçuşu sırasında Sahra Çölü'ne düşüyor ve bir şekilde kurtulmayı başarıyormuş. Kitabın çıkış noktası da biraz bu sanırım. Araştırmamda öğrendiğime göre bir diğer küçük bilgi: 1993 yılında bir asteroit keşfedilmiş ve 46610 numaralı bu asteroite, Küçük Prens'in gezegeni olan B-612 ismi verilmiş.

Kitabın içerisinde ve kapağında yer alan Küçük Prens çizimlerinin yazara ait olması ne kadar hoş bir detay, bu arada. Hayalinizdeki karakteri anlatarak başka bir çizere çizdirmek var, bir de o karaktere kendi kaleminizle hayat vermek var. İkisi çok başka şeyler.

Yönetmenliğini Mark Osborne’un yaptığı Küçük Prens'in animasyon filmi de –kendisi Kung Fu Panda, Sünger Bob Kare Pantolon ve Canavarlar Yaratıklara Karşı gibi animasyonlara da imza atmış- 2015 yılında gösterime girmiş.  Rachel McAdams, Jeff Bridges ve James Franco da seslendirme kadrosunda yer almakta. Çok farklı bir yerden yaklaşılmış olaya ve ben çok beğendim ortaya çıkan eseri. Kitabı okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim.

Öncelikle üzülerek şunu söylemem gerekiyor sanırım, Küçük Prens biraz fazla gözümüzün önünde son yıllarda. [En kibar tabiri ile...] Ve ister istemez bir şeyler insanoğlunun gözüne sokulunca rahatsızlık verebiliyor. Popülaritenin var oluşu ile beraber eleştiriler de yükseliyor haliyle. Size diyebileceğim tek şey ön yargısız yaklaşmanız. Çok şey beklemeyin ki güzel bir şeyler bulabilme ihtimaliniz artsın.

Kitap, çoğumuzun internette gördüğü fotoğrafın hikayesi ile başlıyor: Fil yutmuş boa yılanı. Bir anlatıcımız var, yetişkin kendisi. Bir Küçük Prens'imiz var, küçük kendisi. Bir de bu prensin gezegenler arası yaptığı yolculukta karşımıza çıkan değişik karakterler var ve her biri bir şeyi temsil ediyor. Çok hoşuma gitti bu özellik.

Kitabın ilk taslağı 1000 küsür sayfaymış, Saint-Exupéry'nin dediğine göre. Kırpa kırpa bu hale getirmiş. Ve şöyle demiş kendisi küçük kitabının son sayfalarında:
Mükemmelliğe, yazıya eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiçbir şey kalmadığında ulaşılır.
Ben de aynı şekilde düşünüyorum. Kitap o kadar tadında, o kadar temiz ki... 1000 sayfalık halini gözümün önüne getiremiyorum. Okunur muydu yine de? Belki de okunurdu. Ama Küçük Prens olur muydu? Orasını bilemiyorum.

Çocuk kitabı kategorisine rahatlıkla sokulabilecek bir kitap olsa da bu kitabın, her yaşa ayrı hitap ettiğini düşünüyorum. Ve her döneme, her yıla... Defalarca okuyup farklı anlamlara kavuşabileceğiniz bir kitap, Küçük Prens.

Bildiğiniz bir şeyler vardır muhakkak bu kitapta. Bunu okuduktan sonra dünyaya muhteşem farklı bakacaksınız! demiyorum. Herkes kendi anlamını çıkarmakta mutlak özgürlüğe sahip. Güzel bir kitabın da bir diğer özelliği budur; sana özeldir ve herkes için özel bir anlama sahiptir. Yıllara meydan okumasını sağlar.

Sözün özü, okuduğuma memnun olduğum bir kitaptı. Belki yeni bir şey öğrenmedim, belki Vay canına! demedim. Ama bazı şeyleri hatırlamamı sağladığı kesin. Bu da günümüzde çok önemli. Çünkü 21. yy.'da yaşayan insanoğlu, hayatın bu hızlı akışında unutmaması gereken çok fazla şeyi unutuyor.

Puanım 10/10.

Küçük alıntılar:
"Bir günde tam kırk dört kere günbatımını izledim," demiştin bana. Hemen ardından da eklemiştin: "Biliyor musun... insan çok üzgün olduğunda günbatımını izlemeyi daha çok seviyor." Bunun üzerine sordum: "O, günbatımını kırk dört kez izlediğin gün çok mu üzgündün?" Ancak Küçük Prens yanıt vermedi.
"Eğer insan milyonlarca ve milyonlarca yıldızın içinde tek bir örneği bulunan bir çiçeği severse, o yıldızlara baktığında mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: 'İşte benim çiçeğim bunlardan birinde...' Ama eğer koyun ansızın o çiçeği yerse, bütün yıldızların ışığı söner! Ama bunun senin için hiçbir önemi yok, değil mi?"
"İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnız hissediyor insan kendini." "İnsanların arasında da pekâlâ yalnız hissedebilirsin kendini."
"Evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin ancak," dedi tilki. "İnsanların hiçbir şeyi tanımaya zamanları yok. Her şeyi, dükkânlardan hazır olarak satın alıyorlar. Ve dostların satıldığı dükkânlar da olmadığından, insanların hiç dostları yok. Eğer dost istiyorsan, beni evcilleştir!" 
Esen kalın, hoşça kalın.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Kitap Önerisi | Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan

Kitap Önerisi | Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan


Merhabalar.

Yusuf Atılgan'ın kalemine herkes Aylak Adam ile başlarken ben bir çılgınlık yapıp ilk sıraya Anayurt Oteli'ni koydum. Bir bakıma da bu durumdan memnunum sanırım; Aylak Adam'ı okuyanlar Anayurt Oteli'nde biraz hayal kırıklığına uğramışlar, neden bilmiyorum. Yusuf Atılgan'ın diğer kitapları neler peki? Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlananlar şunlar: Aylak Adam (1959). Bütün Öyküleri (1981), Ekmek Elden Süt Memeden (1992) ve Canistan (2000). Eylemci (1992), Simavi Yayınları; Sevgili Halil Kardeş - Köye Mektuplar (2014), Edebi Şeyler tarafından yayımlanmış.

Anayurt Oteli'nin bir de filmi var; 1987 yılında, yönetmenliğini Ömer Kavur yapmış. Başrollerde Macit Koper, Serra Yılmaz, Orhan Çağman gibi önemli isimler yer alıyor. Geçen sene Haziran (2017) ayında da belirli sinemalarda tekrardan gösterime girmiş, Anayurt Oteli. Sonradan haberim olmuş olmasaydı gidip sinemada izlemek isterdim.

Kitaba başladığınız anda, kitabın geri kalanı boyunca Yusuf Atılgan'ın dili nasıl kullanacağını anlıyorsunuz. Anayurt Oteli'ni, Zebercet'i, Zebercet'in geçmişini tanıyış sahnemizde Atılgan, bilinç akışı tekniğini kullanmış. Öyle ki çoğu yerde tire nerede bitiyor nerede başlıyor anlamadım, şu an düşüncenin içerisinde miyim yoksa dışında mı karmaşasını çok fazla yaşadım; dikkatli okumak gerekiyor.

Kitap bir kırılma noktası ile başlıyor, keza bu kırılma noktasından sonra bütün kitap boyunca Zebercet'in varoluşunu, yaşamını, geçmişini sorgulamasını okuyorsunuz. Anayurt Oteli'nin katibi Zebercet'in hayatı, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını görmesi üzerine sekteye uğruyor. Öncesinde iletişimi müşterilerle yüz yüze yaptığı konuşmalardan ibaret olan Zebercet, kendince büyük bir değişim geçiriyor. Bu kadını kitap boyunca görmüyoruz. Kitabın başında ve sonunda bahsi geçiyor o kadar, Zebercet sürekli kadının yolunu gözlüyor orası ayrı.

Kadın geri dönecek diye berbere gidiyor, alışveriş yapıyor, Zebercet. Hâlâ öyle ki cinsel açlığını gidermek adına birlikte olduğu ortalıkçı kadın Zeynep'e bile yanaşmak gelmiyor içinden. Hissettikleri aşktan mı yoksa kendini nihayetinde bir şeylere adama isteğinin getirdiği duygu durum karışıklığından mı ibaret bu davranışlarının nedeni, bilmiyorum. Neyse, Zebercet bekler, bekler, bekler. Kadın gelmez. Zebercet de artık gelmeyeceğinden emin olur. Ve kaçınılmaz sona doğru yavaş yavaş ilerler.

Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ndeki en büyük başarısı, akılda kalıcı bir karakter oluşturmuş olması. Zebercet -belki de- daha evvel denk gelmediğiniz kadar... normal bir karakter. Ama kime göre tabii? Kurgu dünyasında alışık olmadığımız ama gündelik hayatta bir yerlerde yaşamını sürdürdüğünden emin olduğumuz biri, Zebercet. Hiçbir şeye tam manasıyla tutunamamış, dışlanmış bir karakter.

Geçmişi, geleceğinin üzerine bir karabasan misali çökmüş bir karakter.

Zebercet'i okurken ondan tiksinmeniz mümkün, Atılgan bunu hiç dert edinmemiş kendisine. Günümüzde böyle bir karakter yaratmak çoğu yazar için pek çok açıdan imkansız. Okuyucuyu neredeyse irite edecek özellikte bir karakter oluşturmak? Büyük cesaret.

Kitapta cinsellik ön planda, bunu da söylemiş olayım. Zira bu cinsellik kimisi için rahatsız edici olabilir.

Ben Zebercet'i tanımanızı isterim. Tanınmaya değer biri olduğundan yahut tanımasanız çok şey kaybedersiniz türünden bir adam olduğundan değil elbette. Nevi şahsına münhasır biri olduğundan sadece. Anayurt Oteli'ni okursanız Zebercet karakterini bir daha asla unutamazsınız.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.
Gelmez artık, ama benim beklemem gerek.
Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğüne fark etmez.
Ne ölüyüm ne de sağım.
Esen kalın, hoşça kalın.

19 Haziran 2018 Salı

Kitap Önerisi | Martı Jonathan Livingston - Richard Bach

Kitap Önerisi | Martı Jonathan Livingston - Richard Bach


Merhabalar.

Klasikler köşemizde bugün, ilk defa -bunu söylemek biraz garip geliyor ama- henüz aramızdan ayrılmamış bir yazara yer vereceğim: Richard Bach. Kendisi 81 yaşında ve en son kitabı da 2015'te yayımlanmış. Ben asıl kitabımıza geleyim: 1970 yılında yayımlanan Martı Jonathan Livingston kitabı, Epsilon Yayınları tarafından dilimize 2000 yılında çevrilmiş. Epsilon Yayınları tarafından dilimize çevrilen 3 tane daha Richard Bach kitabı var: Mavi Tüy: Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri (1977), Sonsuza Uzanan Köprü (1984) ve Bir (1988). Arkadaş Yayınevi'nden yayımlanan Bir Çift Kanat (1991), April Yayıncılık'tan yayımlanan Hipnozcu (2009) ile Aforizmalar (2012) kitaplarından da bahsetmiş olayım bu yazıda.

Kitap ilk basıldığı zaman 3 bölümden oluşuyormuş. Bach'ın karısı Sabryna Bach, bir gün hikayenin dördüncü bölümünü eski belgelerin arasında buluyor ve Bach'tan okumasını istiyor. Bach yıllar sonra o gencin ne anlatmak istediğini fark ediyor ve kitabına dördüncü bölümü ilave ediyor. Dördüncü bölüm olmadan kitap A ise, dördüncü bölüm eklendiğinde kitap A+ ya da A2 falan olmuyor. B oluyor. 

Ana karakter bir martı, adı Jonathan Livingston. Bu martı biraz meraklı, biraz tutkulu ve biraz maceraperest. Bünyesinde bulunduğu martı grubunun aksine o, yiyecek bulmak ya da geri dönmek için uçarak geçirmek istemiyor günlerini.

Jonathan Livingston uçuyor. Sabah akşam demeden, doğru yanlış dinlemeden uçuyor. Hızını sınıyor, yeni teknikler deniyor. Acaba? diye soruyor ve sorusunun cevabını almak adına uğraşıyor. Sırf farklı olduğu ve sürüye uymadığı için de grup tarafından dışlanıyor. Oysa ki Jonathan'ın tek istediği öğrendiklerini sürüye öğretebilmek ve yaşamlarını kolaylaştırabilmek.

Halbuki herkesin kulakları Jonathan'a karşı tıkalı. Olmayanları da zorla tıkıyorlar, orası ayrı.

Varoluşunu ve sınırlarını sorgulayan Martı Jonathan ile Bach, insanlığın neredeyse günümüzdeki haline bir ayna tutuyor. Bir yandan da ritüelleri irdeliyor. [Dördüncü bölüm özellikle, bana fazla Hz. İsa göndermesi gibi geldi. Bilmiyorum, belki sadece ben öyle algılamışımdır belki de anlatmak istediği budur.]

Öykü, bilmediğiniz bir şeyi söylemiyor yahut göstermiyor. "Bu öyküyü okuduktan sonra siz artık siz olmayacaksınız!", "Bu öykü hayatınızı değiştirecek!" falan demiyorum, zira benim hiçbir şeyimi değiştirmedi. Bazılarınız için zaten bildiğiniz bir şeyi tatlı bir öyküyle size tekrar sunarken bazılarınız için başka bir kapı aralayacak. Şu ana kadar sorgulamayı, merak etmeyi ve düşe kalka öğrenmeyi bilmeyenleriniz için.

Özellikle de henüz törpülenmemiş çocuklar için.

Sayfalar arasında yer alan martı fotoğrafları ile kitabın atmosferi de tamamlanmış oluyor. Büyük küçük demeden okunabilecek bir kitap, Martı Jonathan Livingston. Ama dediğim gibi başkalarının size ballandıra ballandıra anlattığı şeyleri göz ardı edip okuyun bu kitabı. Beklentiler bir kitabı gereksiz yere rezil edebilir çünkü insanın gözünde. Bir otobüs yolculuğunuzu, kahve molanızı bu kitaba ayırabilirsiniz. Sonra bir de vapura falan binerseniz şahane olur.

Puanım 6/10.

Alıntılar:
Bir martının, Konsey'in önünde kendini savunma hakkı yoktur. Fakat Jonathan'ın sesi birden yükseldi. "Hangi sorumsuzluk kardeşlerim?" diye bağırdı. "Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi. (...)
"Buradan sonra neler olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?" "Hayır Jonathan, böyle bir yer yok.Cennet bir yer, bir mekân değildir, bir zaman dilimi değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir."
(...) "Hakkımda saçma sapan söylentiler çıkarmalarına ya da beni Tanrılaştırmalarına sakın izin verme, olur mu Fletch? Ben, belki de sadece uçmayı çok seven bir martıyım..."
(...) Gerçekten, dürüstçe söyle, yüce Martı Jonathan'ının saatte 300 km hızla uçtuğuna inanıyor musun?" Resmi Öğrenci, körü körüne bir inançla, "Daha hızlı uçtuğuna da inanıyorum," dedi. "Başkalarına da bunu yapmayı öğretti." "Masalınız böyle söylüyor. Ama ne zaman bana bu kadar hızlı uçabildiğini gösterirsen, o zaman söylediklerini dinlerim." 
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Ne zaman martı görsem "Merhaba, Jonathan," diyorum. 
Jonathan kelime olarak söylenişi de hoş bir isim çünkü. Canıtın! 

20 Ocak 2018 Cumartesi

Kitap Önerisi | Çavdar Tarlasında Çocuklar - J. D. Salinger

Kitap Önerisi | Çavdar Tarlasında Çocuklar - J. D. Salinger

Merhabalar.

Çavdar Tarlasında Çocuklar, eski adıyla Gönülçelen, ilk olarak 1951 yılında yayımlanmış ve kendisi, J. D. Salinger'ın en çok ses getiren kitabı. Yazarın Yapı Kredi Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş 2 kitabı daha var: Dokuz Öykü (1953) ile Franny ve Zooey (1961). 2010 yılında vefat eden yazar, kitabı yayımladıktan sonra münzevi bir hayat yaşamayı tercih etmiş. Kendisi kabuğuna çekilmeyi tercih etmiş lakin eseri aynı şeyi düşünmemiş gibi gözüküyor.

Bir dönem ABD’sinde en çok sansürlenen kitaplardan biri olmuş, Çavdar Tarlarsında Çocuklar. Bu da yetmemiş 2 tane suçluyu, suç girişimleri sırasında Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabı ile yakalamışlar ya da kitap evlerinde bulunmuş. Neticede kendi dilini oluşturmuş Salinger kitapta. Şu anda alışık olduğumuz ancak yayımlandığı yıllarda pek de popüler olmayan bir dilmiş bu. 

Kitap 1951 yılında basılmış olmasına rağmen günümüz Amerika’sına o kadar da uzak değil. Birçok ünlü aktör tarafından denenmesine rağmen de bir türlü beyaz perdeye uyarlanamamış. Zaten Salinger filminin çekilmesini de açıkçası pek istememiş. Vakti zamanında öykülerinden bir tanesi uyarlanmış ve kendisi sonuçtan pek memnun kalmamış anlaşılan.

Ancak.

2017'nin Eylül'ünde yayımlanmış bir tane film var: Rebel in the Rye. Drama-biyografi dalındaki bu film, yazarımız J. D. Salinger'ı konu almakta. Henüz izleme fırsatına erişemedim fakat en kısa sürede izlemeyi düşündüğüm filmlerden birisi. Yazarı daha yakından tanımak istiyorum çünkü. Fragmanı da hemen şurada.

Kitap temel olarak ergenlik çağındaki Holden Caulfield'ın okuldan kovuluşundan itibaren Noel gecesine kadar geçen süre zarfı boyunca yaşadıklarını konu alıyor; teknik olarak üç gün. Bu süreç boyunca kafeye de gidip oturuyor, gece kulübüne de. Bir uçtan bir uca dolanıyor kitap mekan ve süreç olarak.

Kitabın anlatmak istediği şey çok güzeldi aslında. İnsanların ve yaşananların sahteliğini erken yaşta fark etmiş, Caulfield. Bu da yaşıtlarından farklı bakmasına sebep oluyor, olaylara yahut insanlara. Masumiyet ve dürüstlük ise istediği tek şey. Bu sahtelik ve boşluk kimlik bunalımı yaşamasına neden oluyor bir yerde. Okulunu sorguluyor, yaşadığı yeri sorguluyor, geleceğini, işini sorguluyor. Bütün bunları kardeşi Phoebe ile aralarında geçen diyaloglardan temiz bir şekilde görebiliyorsunuz.

Kitap asıl kendi dilinden -İngilizce- okunmalı sanırım, eğer okuyabiliyorsanız. Çünkü asıl tadı o zaman alınabilirmiş gibi. Çünkü bizim dilimizde okuyunca çocuğa dublaj yapılmış gibi geliyor ister istemez. Fazla havada kalıyor lafları ve düşünceleri. Ben, eğer imkanım olursa bir de kendi dilinden okumayı planlıyorum. Çünkü kitabın asıl olayı dili. Günümüzde aşina olduğumuz ancak kitabın yazıldığı tarihte bir ilki başaran Salinger'ın dili.

Bana önermemişlerdi okulumda lakin umarım size önermişlerdir ve okumayı düşünüyorsunuzdur. Bazı kitapların yaşı var zira. Kitabın çok pohpohlanmasından ötürü okuyup hayal kırıklığına uğrayan, "Bu ne ya, balonmuş!" diyen de çok kişi var. Ben beklentinizi yükseltmiyorum ve okursanız güzel olur, diyorum. Ama okumasanız ne kaybedersiniz bilmem.

Muhtemelen hiçbir şey.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
Hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancı benimdir herhalde. Rezalet bir şey. Yani, bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile, biri bana rastlayıp nereye gittiğimi sorsa gözümü kırpmadan operaya gittiğimi söylerim. Felaket bir şey. Bizim Spencer'a spor salonundan öteberimi almaya gideceğimi söylerken de palavra atıyordum. Ben o spor salonunda günahımı bile bırakmazdım.
Buyrun işte; bu da beni acayip hasta eder yani. Siz kompozisyon yazmada iyisinizdir, birileri de kalkar, böyle noktalardan, virgüllerden söz eder. Stradlater bunu hep yapardı zaten. Kendisinin yalnızca noktaları, virgülleri yanlış yerlere koyduğundan kompozisyonda  iyi olmadığını sanmanızı isterdi. (...) Tanrım, bu zevzekliklerden nasıl da nefret ederim.
(...) Ama o müzedeki en iyi şey, her şeyin yerli yerinde kalmasıydı. Hiç kimse kıpırdamazdı yerinden. Oraya yüz bin kez gidebilirdiniz, o Eskimo hâlâ daha yeni iki balık tutmuş gibi olur, kuşlar hâlâ güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde o narin pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu. Kimse değişmezdi. Değişen tek şey siz olurdunuz. Çok büyümüş olmanız filan değil demek istediğim. Tam olarak o değil yani. Yalnızca değişmiş olurdunuz.
(...) Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.
Esen kalın, hoşça kalın.

18 Ocak 2018 Perşembe

Kitap Önerisi | Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat - Stefan Zweig


Merhabalar.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig'ın sayısız öykü kitabından sadece biri. 1925 yılında yayımlanmış. Diğer kitaplarını da sıralamak isterdim ama o kadar çok ki bitmez gibi geliyor. Nasıl olsa blogda her birine yer vereceğim ilerleyen günlerde.

Kitabımızın bir de filmi varmış, 2002 yılı Fransa yapımı. Laurent Bouhnik'in yönetmenliğini yaptığı 24 Hours in the Life of a Woman filminin fragmanına hemen şuradan ulaşabilirsiniz. Tanıdık bir yüz de var filmde, kimileri için. [Game of Thrones'un Jamie'si, Nikolaj Coster-Waldau.]

Kitap bana istemsizce Zweig'ın Satranç kitabını anımsattı: Yine bir dinleyici ve anlatıcı var. Tutkuyu saf haliyle ele almış ve -her zamanki gibi- kelimelerle dans ederek çok güzel bir hikaye koymuş ortaya. Güzel diyorum çünkü kitap anlatmaktan ziyade sormak istiyor. Sizin doğrularınızı sorguluyor ve bu konuda da oldukça başarılı.

Kaldıkları otelde aynı ortamda bulunan bir grup insanla beraber anlatıcımız ve Mrs. C. masada dönen tartışmaya dahil oluyor ve tartışma da kaba haliyle şöyle: Bir kadın, kocasını bırakıp bir adam ile beraber kaçıyor, hem de daha yeni tanıdığı bir adamla. Masada dönen muhabbetin ana konusu da şu şekilde: Siz bu durumu ahlaki açıdan doğru buluyor musunuz?

Siz, bu durumu ahlaki açıdan doğru buluyor musunuz?

Adamın cevabı ise ana kahramanımızı (Ana kahramanımız diyorum çünkü Bir Kadın diyerek bahsedilen kişi, Mrs. C.) çok etkiliyor. Ve müsait bir vakit yakaladıkları anda da kadın, adama hikayesini anlatıyor. Bahsedilen Yirmi Dört Saat de bu hikayenin süresi. Adamın vasıtasıyla kadının hikayesini dinliyorsunuz siz de. Zweig anlatıcımızı aradan çıkarıyor ve -yer yer varlığından haberdar etmek dışında- dinleyici konumuna sizi koyuyor.

En basit haliyle olayı size aktarıyor.

Anlatılanın genelinde çok büyük bir hadise yok. Kitabın asıl yaptığı şey ise dediğim gibi sorgulamak. Değer yargılarınızı, ön yargılarınızı sorguluyor.

Size göre doğru ne, yanlış ne?

Bir insanı hiç dinlemeden kolaylıkla yargılar mısınız yoksa işin aslını öğrenmeye mi çalışırsınız?

O masada siz olsaydınız söyleyeceğiniz sözcükler neler olurdu?

Yıllar evvel tanıştım Zweig ile. O vakitler bu kadar popüler değildi. Uzun cümleler kurma konusunda muazzam başarılı bir yazardır kendisi. 'Writer's Block' denen şeyi yaşadığım dönemde bana o kadar iyi gelmişti ki... Ayrı bir yeri var bende kendisinin, düşüncelerinin. Şimdi görüyorum her yerde neredeyse, herkes okuyor. Bu da beni mutlu ediyor. [Biraz da kıskanıyorum tabii, adam tapulu malım sanki. Ben de ayrı bir sorunluyum.]

Stefan Zweig okuyun ya.

Kesinlikle pişman olmazsınız.

Olduğunuzu düşündüğünüz anda kitabını demlenmeye bırakın, aylar yahut yıllar sonra bir kez daha okuyun. Fark yarattığını göreceksiniz.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
...Bekleyişlerinin, uzanışlarının ve duraksayışlarının tarzına göre her şey bu ellerde görülür: Açgözlüyü elini pençe gibi kullanmasından, har vurup harman savuranı her şeye boş veren elinden, tedbiri elden bırakmayanı sakin, şüpheciyi titreyen eklemlerinden tanırsın; parayı ister buruştursun, ister sinirli sinirli parçalara ayırsın, isterse de devir sırasında tükenmiş halde yorgun avcuyla masaya koysun, yüz farklı karakter parayı tutarkenki halinden kendini şimşek gibi belli eder.
...Ben hiç, doğaya düşen ışık ve gölge gibi tüm renklerin ve duyguların sürekli değişim halinde hızla belirdiği o yüzü seyrettiğim kadar büyük bir heyecanla tiyatroda bir oyuncunun yüzünü seyretmedim. Ben hiç, kumar oynayan yabancı birinin bu heyecanıyla tüm benliğimle empati kurmadım.  
Esen kalın, hoşça kalın.

15 Ocak 2018 Pazartesi

Kitap Önerisi | Dr. Jekyll ile Bay Hyde - Robert Louis Stevenson

Kitap Önerisi | Dr. Jekyll ile Bay Hyde - Robert Louis Stevenson

Merhabalar.

Dr. Jekyll ile Bay Hyde, Modern Klasikler Dizisi'nin 62. kitabı. Türkiye İş Bankası Yayınları yazarın bir de Define Adası (1882) kitabını çevirmişler dilimize.

Kitabın 2015 yapımı bir dizisi var: Jekyll and Hyde. Onun fragmanını izlemek isterseniz de sizi şuraya alıyorum. Tom Bateman, Donald Sumpter ve Stephanie Hyam gibi isimler yer alıyor kadroda.

Bir adet de çizgi romanı var, NTV Yayınları tarafından 2010 yılında yayımlanmış. 128 sayfa kendisi ve fiyatı da oldukça makul. Kitabın iç sayfalarına kısaca göz atmak isterseniz Kitapyurdu sitesinde bulunuyor, o da hemen şurada. Hemen kitap kapağının altındaki İç Sayfalara Gözat yazısına tıklamanız yeterli. Bir de çizgi filmi var tabii. 1988 yılında TRT 1’de yayımlanmış. İzlemek isterseniz kısa versiyonu şurada. Filmi de internette bulabilirsiniz, YouTube'da orijinal hali var tercih ederseniz.

Filmlerinden bahsedeyim dedim ve karşıma çıkan sonuçlardan sonra vazgeçtim. O kadar çok uyarlama var ki aynı yahut farklı ad ile. Hangi birine yer vereceğimi bilemediğimden sizi arama motoruna davet ediyorum. [Bir oyun için hazırlanmış şu animasyon da aklıma ister istemez Hulk'ı getirdi. Oyunu bile çıkmış, varın siz düşünün.]

Yazarımız Dr. Jekyll’ı ve Bay Hyde’ı rüyasında görmüş, ardından da kaleme almış 1885 yılında. Dr. Jekyll’ı ve Bay Hyde’ı rüyada görmek nasıl olurdu, bilemiyorum. Ben de görsem muhtemelen ben de yazardım.

Kitap temel olarak Split Personality’i konu alıyor. Bu günümüzde filmlerde, kitaplarda ve dizilerde defalarca kez işlenmiş olsa da 1885 yılında hali vakti nasıldı, bilemiyorum. Ama bu meseleye bizim kadar alışık olmadıkları tahmin edilebilir herhalde. Sonunda ne olacağını –neredeyse- bilmeme rağmen yine de Acaba? dedim durdum sürekli. Bu benim için önemli bir özellik.

Kitap, Çevirmenin Önsözü kısmını geçersek, Avukat Bay Utterson ile Bay Enfield'ın bir Pazar yürüyüşüne çıkması ile başlıyor. Bu iki adam yürürken bir eve denk geliyorlar ve Bay Enfield evi gösterip bir hikaye anlatıyor. Hikaye şu: Bir gece yürüyüşe çıkmışken, sabah üçe karşı, bir olaya tanıklık ediyor. Ufak tefek bir adam ile sekiz-on yaşlarında bir kız köşe başında çarpışıyorlar. Ama asıl olay çarpışmadan ziyade bu ufak tefek adamın sanki bu çarpışma hiç yaşanmamışçasına sakin bir tavırla hızlı bir şekilde ilerlemeye devam etmesi. Bizim Bay Enfield de bunun üzerine peşinden koşup adamı yakalıyor ve küçük kızın çevresinde toplanmış kalabalığın yanına getiriyor. Herifi sıkıştırıyorlar bir şekilde; adam da para verme önerisinde bulunuyor ve beraber bir eve, Pazar yürüyüşleri sırasında iki adamın denk geldiği o eve, gidiyorlar. Adam içeri giriyor, çok geçmeden de elinde bir çek ile dışarı çıkıyor.

Ama çekin sahibi kendisi değil.

Avukat Bay Utterson, Bay Hyde'ı bu olay sayesinde Bay Enfield'ın anlatımı ile tanıyor. Kendisi Dr. Jekyll'ın da avukatı. Ve Dr. Jekyll'ın vasiyetinde de eğer ortadan aniden kaybolursa ve kendisinden haber alınamazsa bütün mal varlığının Bay Hyde'a aktarılması koşulu var. Bu iki olay birleşince Dr. Jekyll ile Bay Hyde arasındaki ilişki çok geçmeden açığa çıkmak durumunda kalıyor.

Gerçi bu olaylar olmasa da çıkacaktı muhtemelen, orasına girmeyeyim.

Kötülük çekici ama kaldırılamayacak kadar da ağır. Stevenson, iyilik ve kötülüğün arasındaki çizgiyi oluşturan o zinciri kırmış ve parçalarını her iki tarafa da eşit olarak dağıtmış gözüküyor. İnsanın içinde yer alan iyilik ile kötülüğün bu denli keskin oluşu ve tepeden tırnağa her yerine bulaşması durumunu çok beğendim ben.

Kitap bir güzel soruyla da baş başa bırakıyor bizi: Nefsimizin isteklerini bir şekilde yerine getirirsek iyi tarafımızı huzura kavuşturabilir miyiz?

Okuyun ve cevabını bir de kendiniz düşünün.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
Soru sormak konusunda çekingen davranıyorum, çünkü sormaya başlayınca son yargı gününün havası çöküyor ortalığa. Bir soru soruyorsun, bir taş atmış oluyorsun. Sükunetle bir tepede oturuyorsun ve taş gidiyor, başkalarını harekete geçiriyor. Ve sonra da yaşlı bir kuş kendi arka bahçesinde kafasına bir taş yiyor.
İşte bu yüzden elimdeki yeni güç bana o kadar çekici geldi ki, sonunda onun kölesi oldum.
Günahların birincisiysem, acı çekenlerin de birincisiyim. 
Söylediklerimle yaptıklarım tamamen farklı olsa da hiçbir şekilde asla ikiyüzlü olmadım. İçimde barındırdığım iki kişilik de tamamıyla gerçekti.
Yok, hafiflemiyor çekilen azap ancak, katılaşıyor ruhumuz, katlanıyor.
İstirahatin en büyük düşmanı huzursuz bir vicdandır.
Esen kalın, hoşça kalın.

30 Aralık 2017 Cumartesi

Kitap Önerisi | Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov

Kitap Önerisi | Genç Bir Doktorun Anıları - Mihail Bulgakov


Merhabalar.

Genç Bir Doktorun Anıları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın Modern Klasikler Dizisi'nde yer alan 47 numaralı kitap. Mihail Bulgakov'un da okuduğum ilk kitabı. Kendisinin Türkiye İş Bankası Yayınları tarafından çıkarılmış diğer kitapları şunlar: Ölümcül Yumurtalar (1925), Köpek Kalbi (1925). [1925 yazdım ama bu tarih Bulgakov'un bu kitapları yazdığı tarih. Yayımlandığı tarihler ise farklı.] Usta ile Margarita ise en iyi eseri olarak tanımlanıyor, kitap Can Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş.

Yazarın döneminde pek kıymeti bilinememiş. Yazılmış bir çok kitabı Sovyet Rusya döneminde yasaklanmış. Bulgakov denince akla gelen ilk şey, kara mizah olmalı. Kendisi Hiciv Ustası olarak da biliniyor. Henüz bir kitabını okuma fırsatım oldu -ve kesinlikle son da olmayacak- fakat tek bir kitabından bile anlayabiliyorsunuz tarzının nasıl olduğunu.

1917 yılında iyi bir dereceyle okulundan mezun olan genç bir doktor, Rusya'nın ücra bir köşesine göreve gönderilir. Devrim zamanındaki Rusya'yı anlatıyor kitap. Savaşın hırçın dalgaları ülkenin bir taraflarını kasıp kavururken doktorumuzun bulunduğu bölgede savaşın dolaylı etkilerine rastlıyoruz.

Doktor falancanın atandığı hastanede 3 kişi var: Demyan Lukiç, Anna Nikolayevna ve Pelageya İvanovna. 2 ebe, 1 sağlık memuru, bir de kendisi. Elinde ise sadece üst dereceyle mezun olduğu okulun diploması ve sınavları vermek adına ezberlediği tonlarca bilgi var. Yaşı genç, toy ve ne yapacağı hakkında gram fikri yok. Daha ilk günden sol bacağı keten tarağına sıkışmış bir kız geliyor. Ampütasyon yapılması gereken. 

Yazarın kendisi de tıp fakültesinden mezun. Bundandır ki bir doktorun, özellikle de yeni mezun olmuş ve bir başına kalmış bir doktorun, neler hissedebileceğini çok güzel anlatmış. Ben de bir şekilde sağlık sektöründe yer alıyorum ve yazdıkları beni bile etkiledi. Sadece doktorları anlatmıyor elbette bu kitap. Yeni mezun olmuşsanız ve iş hayatına atılacaksınız sizi de anlatıyor. Tabii sizin en ufak bir yanlışınızda bir insanı öldürme riskiniz daha az.

Bütün o bilgi yığınını pratiğe döküşü, tecrübe sahibi olmayı, kendi fikirlerini vermek zorunda kalmayı o kadar güzel anlatmış ki. Bunu yaparken sivri dilinden ve mizahından da ödün vermemiş tabii. Kitabı okurken doktor ile beraber geriliyorsunuz, üstüne bir de gülüyorsunuz. İkisi birleşince ortaya çok güzel bir kombinasyon çıkıyor.

Bu güzel kitabın mini de bir dizisi var: A Young Doctor's Notebook. İlk bölümü 2012 yılında yayımlanmış, Daniel Radcliffe ve Jon Hamm'in başrollerini çektiği, İngiliz yapımı bir kara komedi dizisi. Fragman için tık tık. Dizi 2 sezondan, her sezon 4 bölümden, her bölüm de 20 küsür dakikadan oluşmakta.

Şimdi, dizi kitaptan biraz daha farklı. Kitapta genç doktorun yaşlanmış halinden genç halini dinliyormuşuz, daha doğrusu hatırlıyormuşuz gibi bir hava var. Yaşlı hal dahil değil yani olaya. Dizide ise yaşlı hal ile genç halin zaman zaman karşıya geldiğini, diyalog içerisinde bulunduğunu görüyoruz. Başka birkaç değişiklik daha var ama bahsetmeyeyim onlardan. Bunun dışında temele öyle ya da böyle sadık kalmışlar. Okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim, kesinlikle güzel bir dizi olmuş.

Yalnız.

Dizi ile alakalı küçük bir rahatsızlığım oldu izlerken. Dizi içerisinde bir yerde genç doktorumuzun bir kitap ile alakalı sahnesi oluyor. Kitap ise şu şekilde geçiyor: Türk Erotik Dergisi. Bu Genç Bir Doktorun Anıları kitabında yer alan bir bilgi yahut olay değil. Kitapta böyle bir şey yok, diziye eklemişler. Konuyu tasdik etsin diye eklemişler diyelim hadi, neden Türk Erotik Dergisi diye bildirmişler? Çünkü bu şekilde lanse edilen kitap tıbbi bir kitap, bilgi kitabı. Ama izleyici bunu anlayamıyor haliyle, ben de anlamadım. Araştırınca öğrendim. Böyle bir bilginin bölüm içerisine neden sokuşturulduğunu anlamış değilim. İzleyen olursa ve anlarsa beni bilgilendirsin lütfen. Çok memnun olurum.

Neyse sözün özü, bu kitabı alıp okumanızı tavsiye ediyorum. Bir yerinden elbet sizi yakalayacaktır, dediğim gibi. Bu kitap sadece bir doktoru anlatmıyor, sizi de anlatıyor. Doktor adayıysanız yahut mezun olmaya yaklaştıysanız şiddetle tavsiye ediyorum. Sonra da keyifli bir vakit geçirmek için açın, dizisini izleyin. Her iki oyuncu da -ve diğerleri de- iyi bir iş çıkarmış ortaya. Fazla uzun da değil. Bir günde biter.

Puanım 9/10.

Alıntılar:
Ama ya bir kadını getirirlerse, bir de kadın ters doğum yapacak olursa? Yahut diyelim ki boğulmuş fıtığı olan biri gelirse ne yaparım? Söyleyin lütfen. Kırk sekiz gün önce dereceyle bitirdim üniversiteyi ama derece başka bir şey, fıtık başka...
"köyde büyük tecrübeler kazanılabilir," diye düşünüyordum uykuya dalarken, "fakat okumak, okumak ve daha çok okumak gerek..."
Hayır. Asla, uykuya dalarken bile olsa beni hiçbir şey şaşırtmaz demeyeceğim böbürlenerek. Hayır. Bir yıl geçti, yeni bir yıl daha geçecek ve bu da geçen yıl gibi bir yığın sürprizle dolu olacak. Demek ki öğrenmeye boyun eğmek gerekiyormuş.
Uzaklarda bir yerlerde hayat fırtınalı bir şekilde, hızla devam ediyor; fakat benimse yalnızca pencereme vuran, tıkırdatan ve sonra da hiç fark ettirmeden sessiz kar tanelerine dönüşen yağmur damlalarım vardı.
Yalnızlık önemli, kayda değer düşüncelerdir; derin düşüncelere dalma, sükûnet, bilgeliktir...
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.