Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

30 Ekim 2018 Salı

Kitap Yorumu | Edgar Casey Akademisi - Beth Revis

Kitap Yorumu | Edgar Casey Akademisi - Beth Revis


Merhabalar.

Beth Revis'ı duyanlarınız Evrenin Ötesi serisinden biliyordur muhakkak. Ben de okumuş ve yorumumu yapmıştım, hemen şurada. Diğer iki bağımsız kitabını da indirimde yakalar yakalamaz aldım. Yazarın diğer kitapları da sırasıyla şunlar: Evrenin Ötesi (2011), Bir Milyon Güneş (2012), Dünyanın Gölgesi (2013) ve Yapay Düş (2014).

Bu kitap ile alakalı ne söylesem spoiler verecekmişim gibi hissediyorum. Şahsen ben kitabın gidişatını büyük bir şokla karşıladım, hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu çünkü. Sizden de yaşayanlar olur diye olabildiğince üstü kapalı anlatmaya çalışacağım. Hof, baya zor olacak.

Konumuz şu şekilde: Ana karakterimiz Bo, özel yeteneklere sahip öğrencilerin gittiği bir akademiye, Edgar Casey Akademisi'ne gidiyor. Bo'nun yeteneği ise zamanda yolculuk yapabilme. Fakat günlerden bir gün kız arkadaşı Sofia ile çıktıkları bir yolculukta Sofia'yı geçmişte -kazara- mahsur bırakıyor ve Sofia'yı kurtarması için güçlerini kontrol edebilmesi ve özdenetimini sağlayabilmesi gerekiyor.

Kitap boyunca Bo'nun Sofia'yı kurtarma girişimlerini, özdenetimini sağlayabilmek için verdiği uğraşları ve aile ilişkilerini okuyoruz. Süper güçler ve aksiyon falan beklemeyin yani bu kitaptan. Edgar Casey Akademisi daha çok psikolojik bir kitap.

Ben Beth Revis'ın olaya bakış açısını ve yaklaşımını oldukça beğendim. Farklı bir bakış açısı bende her zaman ayrı bir sempati uyandırıyor zaten. Yapay Düş'ü okuduktan sonra karar vereceğim buna ama Beth Revis şimdiden bendeki yerini hazırladı gibi hissediyorum. "Ne olursa olsun, bir alır okurum," listeme girdi bu kadının kitapları. Gizem yaratma konusunda ne kadar başarısızsa sürükleyici eser yazma konusunda da bir o kadar başarılı.

Şöyle güzel bir psikolojik roman okumak istiyorsanız ben keyifle öneririm, Edgar Casey Akademisi'ni. Kıyıda köşede kalıyor bu kadın, üzülüyorum.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
Bir zaman yolcusu olmanın bana öğrettiği en önemli şeydi bu. Tek bir kişi değildiniz. Yaşamın her anında farklı bir insandınız. Adınızın bir önemi yoktu. Gidip farklı bir zamanda aynı isme sahip olan birini görün, tamamen başka bir insandır.
...Aşık olduğunuzda, ilk öpücükle aşka kapılmazsınız, ondan sonraki her öpücükte aşık olursunuz. Büyük anlar harikadır ve onları hatırlama nedeniniz bellidir ama bir insanı gerçek yapan küçük şeylerdir: saçlarının kokusu, omzunuza yaslanmış başının sıcaklığı, kulağının kıvrılma şekli, rahatladığında bacaklarını altına alışı, bir filme sesini çıkardığını unutacak kadar odaklandığında soluğunu tutması ve mırıldanması. Büyük anlar sadece kafanızdaki fotoğraflardır; küçük şeyler ise anılardır.
"İçimde karanlığı hissediyorum, göğsümde kıvrılmış, duman ve ateş soluyan bir yaratık gibi. Her zaman orada. Üzerimde bir yük. Kendi tenim dışında başka bir şeyin içinde kapalı değil. Bazen uyuyor. Bazen uyumuyor."
Esen kalın, hoşça kalın.


25 Ekim 2018 Perşembe

Kitap Önerisi | Casus - Joseph Conrad

Kitap Önerisi | Casus - Joseph Conrad


Merhabalar.

Yazın başında başladığım ve önünü alamadığım klasikleri okuma serüvenime, Modern Klasikler Dizisi'nin 4. kitabı olan Casus ile devam ediyorum. Yazarın diğer kitapları da şunlar: Almayer'in Sırça Köşkü (1895), Karain (1897), Narcissus'un Zencisi (1897), Gençlik (1898), Karanlığın Yüreği (1899), Nostromo (1904), Dönüş (1908), Batılı Gözler Altında (1911), Zafer - Bir Ada Hikayesi (1915) ve Üç Deniz Öyküsü (1915).

Kitabımızın bir filmi de var elbette. Kefaret, The Good Father ve Carrington gibi filmlerin de yönetmeni olan Christopher Hampton tarafından yönetilen The Secret Agent isimli bu film, 1996 yılında yayımlanmış. Başrollerinde Christian Bale, Gérard Depardieu, Bob Hoskins ve Patricia Arquette yer alıyor.

BBC One yapımı bir mini dizisi de var ayrıca, aynı isimle. Başrollerinde Toby Jones, Vicky McClure ve Stephen Graham'ın yer aldığı mini dizi, 2016 yılında yayımlanmış. Geçtiğimiz yaz. Çok yakın yani.

Modern Klasikler Dizisi'ni tamamlamak gibi bir düşüncem olmasa belki de çok geç tanışacağım bir yazardı, Joseph Conrad. Aynı şekilde Casus da. Polonya asıllı bir yazar olmasına rağmen İngiliz dilinin en önemli yazarları arasında yer almayı başarmış, Conrad. Kitabı orijinal dilinde okumadığım için bu konu hakkında daha fazla yorum yapamıyorum tabii.

Ana karakterimiz Verloc'un, namı diğer DELTA'nın, Vladimir denen bir adamdan aldığı direktif sonucu Greenwich Gözlemevi'nde meydana getirdiği patlamayı anlatıyor başlangıçta kitap. Kitaptaki tek ve önemli olayımız bu. Bunun haricinde durağan bir yapısı olan, daha çok insan-sistem-aile ilişkilerini ele alan bir eser, Casus. Anarşistlerin birbirleri ve devlet ile olan ilişkilerini, karı-koca-aile ilişkilerini, teşkilatın ast üst ilişkilerini okuyorsunuz en çok. Bütün bunlara öyle yerinde, öyle güzel değinmiş ki yazar. Yeri geliyor karakterlerinden birine bir tirat attırıyor ve siz zevkle okuyorsunuz. Alt metine de yerleştirmiyor anlatmak istediklerini, açık seçik ne varsa döküyor kelimeler ile ortalığa.

Tabii kitabın durağanlığı beni biraz zorladı elbette. Kimi zaman bıraktığım yeri, okuduğumu bile hatırlamayıp geri dönmek ve bir kez daha okumak zorunda kaldım. Sonlarına doğru "Tamam artık, anladım," diyerek kitabı bitirmeye çalıştım. Çünkü daha olayın başlangıcından sonunu görebiliyorsunuz; hal böyle olunca o uzun sayfalar bitmek bilmiyor. Hele son bölümlerden birinde yer alan bir kadının -kim olduğunu söylemiyorum- duygu durum değişikliğinin anlatıldığı o sayfalar... Tamam, kısaca üzerinden geçilecek bir olay değildi ama bu kadarı da çok yordu beni.

Kitap 309 sayfa ama daha kısa da olabilirdi, nazarımca. Anlattıkları ve değindiği konu çok güzel lakin yer yer fazla geldiğini de söylemeden geçemem.

Neyse. Neticede şöyle bir güzel entrikalarla çevrili, dedektiflik romanı okumak istiyorsanız Casus raflardaki yerini çoktan almış durumda. Olaydan ziyade insan ruhunu çözüyorsunuz bu kitapta. İsteklerin ve eylemlerin altında yatan düşünceleri... Çoğu karakterin sınırları o denli güzel çizilmiş ki birkaç tanesini okurken delirmeden edemedim.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
"... İdealleştirmenin her türlüsü hayatı yoksullaştırır. Hayatı güzelleştirmek, onun karmaşık niteliğini ortadan kaldırmak, yok etmektir. Sen bu işi ahlak hocalarına bırak, dostum. Tarihi insanlar yapar ama kafalarının içinde değil. Olayların akışında, insan zihninden doğan fikirlerin pek önemli bir payı yoktur. Tarihe hükmeden, tarihin yönünü belirleyen, üretim ve üretim araçlarıdır; ekonomik koşulların gücüdür. Kapitalizm, sosyalizmi yarattı; anarşinin sorumlusu, kapitalistlerin mülkiyeti korumak amacıyla çıkardıkları yasalardır. Toplum düzeninin gelecekte nasıl bir biçim alacağını kimse kestiremez. O zaman geleceğe yönelik düşler kurmaya ne gerek var? Bu tür düşler, olsa olsa düşü kuran kimsenin zihin yapısını ortaya koyar; gerçek değerleri yoktur. Bırak da böyle hayallerle ahlak hocalığı edenler oyalansınlar."
"Böyle bir geri zekalı gördünüz mü siz hiç? Ona göre hapse düşen suçludur. Ne basit, değil mi? Adamı hapse atanlara, zorla deliğe tıkanlara ne demeli? Evet, zorla deliğe tıkanlara ya. Ayrıca, suç ne demek? Bu karınları tıka basa dolu soytarılar dünyasında, bir sürü talihsiz, zavallı insanın kulaklarıyla, dişlerine bakarak paraya, üne kavuşan o aptal herif suçun ne olduğunu biliyor mu dersin, ha? Kulaklarla dişler suçluyu belli edermiş, öyle mi? Peki, suçluları bundan çok daha iyi belirleyen yasalara -aşırı beslenen kimselerin aç insanlara karşı kendilerini korumak için icat ettikleri o güzelim dağlama demirlerine- ne demeli? 
Merak insanın kişiliğini dışa vuruş biçimlerinden biri olduğundan, meraksız bir kimse her zaman bir parça gizemlidir. 
Esen kalın, hoşça kalın.

23 Ekim 2018 Salı

Kitap Önerisi | Gurur ve Önyargı - Jane Austen

Kitap Önerisi | Gurur ve Önyargı - Jane Austen


Merhabalar.

Gurur ve Önyargı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na ait Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi'nin ilk kitabı. Yazarın aynı diziden çıkan diğer kitapları şunlar: Akıl ve Tutku (1811), Northanger Manastırı (1817). Dilimize çevrilen diğer kitapları ise: Mansfield Park (1814), Emma (1815) ve İkna (1817).

Elbette kült eserimizin bir filmi de var. Joe Wright tarafından yönetilen Pride and Prejudice filmi 2005 yılında vizyona girmiş. Atonement (2007), Anna Karenina (2012) ve Darkest Hour (2017) da yönetmenin eserleri arasında yer alan filmler.

Bu yazıya başlamadan evvel oldukça gerildiğimi itiraf etmeliyim, neden olduğunu bilmiyorum. Sanırım bu durumda kitabın bana beklediğimi vermemesinin de etkisi var. Muhtemelen ben beklentimi yükselttim ve sonuç böyle oldu. Bunda elbette Jane Austen'in bir suçu yok. Kitabı beğendim lakin umduğumu bulamadım, diyeyim en iyisi.

Gurur ve Önyargı, kimi yayınevleri tarafından Aşk ve Gurur olarak çevrilmiş olan bu kitap, yıllardır raflarda yerini koruyor. Aşk ve Gurur bu kitap için verilebilecek en yanlış isim falan muhtemelen, en azından benim için. Gurur ve Önyargı bu kitap için en doğru isim. 18. yüzyıldan beri artarak devam ediyor okuyucuların Gurur ve Önyargı'ya olan ilgisi. Hal böyle olunca ben de büyük bir heyecan ve şevkle kitabı aldım ve okumaya başladım. Heyecanımın ve şevkimin asıl sorumlusu kitap yahut hakkında söylenenler değil elbette, bir film.

Becoming Jane, Jane Austen'in hayatını anlatan, yönetmenliğini Julian Jarrold'ın yaptığı 2007 yapımı bir biyografik-drama filmi. Austen'in aşk, aile ve yazarlık hayatına değiniyor ve başrollerini Anne Hathaway ile James McAwoy paylaşıyor. Bu filmi izleyip Gurur ve Önyargı'yı okuduktan sonra iki hikaye arasındaki muazzam benzerliği fark etmemeniz imkansız hale geliyor. Gurur ve Önyargı, Austen'in hayaline dönüşüyor. Elizabeth, Jane'e dönüşüyor; Jane de ablası Cassandra'ya.

Adında da geçtiği üzere kitap temelde gururu, önyargıyı ve bunların Elizabeth ile Darcy arasındaki ilişkiye olan etkisini anlatıyor. Üçüncü tekil kişi ağzından anlatılıyor olaylar ve anlatıcının varlığını hissediyorsunuz, öyle ki bazı yerlerde devreye girip -tabii bunu abartmıyor- kendi düşüncelerinden de bahsediyor. Ama bu öyle çok fazla gerçekleşmiyor, endişeniz varsa olmasın. Neden Aşk ve Gurur çok yanlış dedim bu kitap için peki? Çünkü Elizabeth ve Darcy'nin aşkı o denli geri planda ki... Elizabeth'in dört tane kız kardeşi var, onların da hayatlarındaki gelişmelere tanık oluyorsunuz. Çevredeki yahut iletişime geçtikleri insanların, annesinin, babasının, uzaktaki akrabasının hayatlarındaki gelişmelere de... Çok yoğun ve kalabalık bir kitap aslında, Gurur ve Önyargı. Zaten Birinci, İkinci ve Üçüncü Kitap adlı başlıklar ile birbirinden ayrılmış bölümlerden oluşmakta.

Birinci kitapta delirme noktasına geldim. Elizabeth'in -kendisini bu konuda oldukça başarılı bulur ve överken- Darcy'ye karşı bu denli kolay önyargıya kapılması beni çıldırttı. Sırf sert duruşundan ve dışarıya yansıttığı gururlu tavrından ötürü, elin adamından duyduğu şeylere o denli kolay inandı ve o denli kolay yargıladı ki Darcy'yi, otobüste oturduğum koltukta nefes alamaz hale getirdi beni. Nasıl hayal kırıklığına uğradığımı anlatamam.

İkinci kitapta işler biraz toparlar gibi oldu, sonlarına doğru en azından. Karakterlerin iç yüzleri ortaya çıktı, bazı meseleler patlak verdi. Elizabeth'in aklı başına geldi. [O anda bile on beş defa reddetti inanmayı, yani ne diyeyim bilemiyorum. Of!]

Üçüncü kitap ise su gibi aktı gitti, hayal kırıklarımı nazikçe toparlayıp itinayla yapıştırdı. Kitap bitince muhteşem bir sevince kapılmadım ama en azından gönül rahatlığıyla kapağını kapatıp arkama yaslanabildim. O da çok kısa sürdü zaten.

Şimdi Kitabın ismi Gurur ve Önyargı, gelmiş kızın önyargısından dem vuruyorsun! diyenler olacaktır muhakkak. Belirtmem gerekiyor ki kızın önyargısıyla alakalı bir derdim yok, her yazar karakterini istediği şekilde kaleme alabilir. Benim genel olarak önyargılı karakterler ile derdim var sadece. Özellikle de önyargılı olmadığını düşünenlerle... [Elizabeth, hayatım, seninle olan nefret-sevgi ilişkimiz baki kalacak.]

Jane Austen'in kalemi ise bana nasıl bir zamanda olduğumuzu fark ettirdi. Mizahi ve hiciv yönü çok kuvvetli, kadın-erkek bağımsızlığına ve seçme özgürlüğüne olan inancını oldukça kuvvetli bir şekilde kaleme alan bir yazar, Austen. Karakterlerin hazır cevaplılığı ve karakterlerde yer alan -ve dönemini yansıtan- nokta atışı özellikleri yazarın gözlem gücünün kuvvetini ortaya koyan detaylar. Kitabın dili dönemine has, şiirsel bir özellik taşımakta. Lakin 18. yüzyılda yaşamış kadın yazar ile erkek yazar arasındaki uçurumu da kolaylıkla görebilmemi sağladı bu kitap. Bu kimsenin suçu değil, hatta suç bile değil. Sadece edindiğim intiba bu.

Dili kısıtlı Austen'in, her ne kadar satırlarca döküp saymış olsa da paragrafları. Kadın olarak yaşamanın getirdiği sınırlar, dilinde de kurgusunda da kendisini belli ediyor ister istemez. [Bahsettiğim şey kadınsı bir şekilde yazıyor olması değil. Bir erkek gibi yazmak zorunda da değil, zaten bir kadın kendisi.] Günümüzde ise aradaki bu uçurumun mesafesi daralmış durumda gibi gözüküyor. Jane Austen günümüzde yaşasa nasıl olurdu, diye düşünmeden edemiyor insan.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
... "Akşamı bu şekilde geçirmek ne tatlı! Doğrusu okumak gibi tatlı şey yok! Başka her şey insanı kitaptan daha çabuk yoruyor!.. Kendi evim olduğu zaman müthiş bir kütüphanem olmazsa mutsuz olurum."
... "Ne zevk! Ne mutluluk! Bana yeni bir hayat ve enerji verdiniz. Hayal kırıklığına ve kedere elveda. Dağın taşın yanında erkekler de neymiş? Ah! Yollarda geçireceğimiz saatleri düşünsenize! Döndüğümüz zaman öbür seyyahlar gibi olmayacağız, biz her şeyi ince ince anlatmayı becerebileceğiz. Biz nereye gittik, bileceğiz... gördüklerimizi hatırlayacağız. Göller, dağlar, nehirler aklımızda birbirine girmeyecek; belli bir sahneyi tarif etmeye kalktığımız zaman nereye yakındı nereye uzaktı diye kavga etmeye başlamayacağız. Bir heves anlattıklarımız bile çoğu seyyahınkinden daha inandırıcı olacak."
 "Sık sık düşünüyorum da," dedi, "insanın sevdiklerinden ayrılması kadar kötü bir şey yok. Sevdikleri yanında olmayınca insan pek garip kalıyor."
Esen kalın, hoşça kalın.

16 Eylül 2018 Pazar

Kitap Önerisi | Gömülü Şamdan - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Gömülü Şamdan - Stefan Zweig


Merhabalar.

Yine bir Stefan Zweig eseri, yine ben. [Benden başka kim olacaksa burada?] Lakin bu defa övmelere doyamadığım Zweig'a biraz farklı bir açıdan bakacağım. Haliyle siz de bakmış olacaksınız.

Gömülü Şamdan, Yahudilik'te yeri olan yedi kollu şamdanın, Menora'nın, kentten kente yolculuk etmesini anlatıyor temel olarak. 5. - 6. yy. arasında zuhur ediyor bütün olay. Roma'da bulunan şamdan, bir yağmalama sonucunda Vandalların eline geçiyor. Bir cemaat var ve bu olaya şahitlik ediyor, yanlarında küçük bir erkek çocuğu ile. Şamdanı, denizaşırı yolculuğuna uğurluyorlar. Yıllar sonra bu küçük çocuk, Benjamin, büyüyor ve şamdanın Bizans'ta olduğu haberini alıyor. Çocuk gelmiş 80 küsür yaşına. Şamdanı geri almak ve Yahudilere teslim etmek için Bizans'a gidiyor. Sonrasından bahsetmeyeyim.

Şimdi, ben Stefan Zweig'ı severim, her eserine de ayrı saygım vardır. Bu eserine de var elbette lakin o kadar beğenemedim. Bunun sebebi ne Yahudiliği temel alıyor olması ne de başka bir şey. Sadece Zweig'ın Yahudiliği fazla yüceltiyor oluşu, aynı şekilde Yahudi halkını. Hristiyanlığı bile Yahudiliği yüceltmek adına kötü gösteriyor gibi geldi bana, hiçbir Hristiyan karakter de iyi olmaz mı yahu?

İnsana ve insan psikolojisine bu denli objektif yaklaşan bir yazarın, böyle bir kitap yazmış olması beni biraz hayal kırıklığına uğrattı. Adamın kendi dini Yahudilik, Hristiyanlığı mı yüceltecekti, diyebilirsiniz pek tabii. Mesele yüceltmekten ziyade haddinden fazla yüceltmek. [Amacı buydu belki de, bilemem elbette.] Yani istediği şeyi, istediği şekilde anlatabilirdi pek tabii ama ben o objektifliği alamadım eserden.

Yahudilik ile alakalı bir şeyler okumak istiyorsanız ya da Zweig'ın bütün eserlerini teker teker okumak isiyorsanız alın okuyun tabii. Ama ben o kadar beğenemedim maalesef, Gömülü Şamdan'ı.

Puanım 4/10.

Alıntılar:
"...Bir insan için bilmemek sormamaktan daha kötüdür. Çok soran insan çok şeyi anlayabilir ancak. Yalnızca çok şeyi anlayan biri adil bir insan olabilir."
"...İnsanın sahip olduğu ne varsa emanettir yalnızca ve mutluluk süresi döner bir tekerlek üstündeymişçesine akar gider." 
"...Ancak bu dünyada adaletin haklıdan değil, güçlüden yana olduğunu daha sonra anlayacaksın. Yeryüzünde şiddet, iradesini zorla kabul ettirir ve dindarlığın dünyevi gücü yoktur. Tanrı bize hakkımızı yumruklarımızla almayı değil, adaletsizliğe katlanmayı öğretti yalnızca."
"...Tanrı belki de bu yüzden, arzularımızı gözle görünen şeylere bağlamayalım; O'na, ulaşılmaz ve görünmez olana yalnızca içsel bir bağlılıkla sadık kalalım diye tapınaklarımızı yıkıp, bizi vatanımızdan koparmıştır. Belki bizim gerçek yolumuz budur, hüzünle geriye ve özlemle ileriye bakarak, huzuru arzulayarak ama daima huzursuzluk içinde sürekli yollarda olmamızdır; hedefi bilinmeyen ama ısrarla yürünen yoldur kutsal olan, işte bu gece nasıl sonlanacağını bilmeden karanlığa ve tehlikeye doğru yürüdüğümüz yol gibi." 
Esen kalın, hoşça kalın.

2 Eylül 2018 Pazar

Kitap Önerisi | Kör Baykuş - Sâdık Hidâyet

Kitap Önerisi | Kör Baykuş - Sâdık Hidâyet


Merhabalar.

Modern İran Edebiyatı'nın kurucusu Sâdık Hidâyet'in Kör Baykuş adlı kitabı belki de yazarın en bilinen romanı. Yapı Kredi Yayınları tarafından dilimize çevrilen diğer kitapları ise şunlar: Vejetaryenliğin Yararları (1927), Diri Gömülen (1930), Üç Damla Kan (1932), Alacakaranlık (1933), Hacı Aga (1945), Aylak Köpek (1959), Hayyam'ın Terâneleri (1999) ve Hidayetnâme (2005).

Kör Baykuş’un Yapı Kredi yayınları tarafından yayımlanmış bir adet resimli özel baskısı da var. Çizimler Hemad Javadzade'ye ait. Yapı Kredi Yayınları kendi sitesinde Tadımlık olarak da paylaşmış kitabı, ben de buraya linkini bırakıyorum incelemek isterseniz diye.

Sâdık Hidâyet ile tanışmam Kör Baykuş sayesinde oldu, muhtemelen diğer kitaplarını da sıra geldikçe okuyacağım. Sâdık Hidâyet'in kafası çok başka çünkü. Okuyunca sizin de kafanız bir başka oluyor haliyle.

Kitabın isminin Kör Baykuş oluşu, yazarın yaşadığı dönemde -ve hala günümüzde- bazı insanlar tarafından baykuşların gün içinde kör olduğunun düşünülmesi ile mi ilgili diye düşünmedim değil. Öyle değilse bile mühim değil. İsim çok güzel.

Kitabın nasıl başladığını aktarayım, geriye kalan cümlelerin nasıl bir ahenkle bu ilk paragrafa tutunduğunu siz anlarsınız zaten:
Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acayip şeyler gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunlar söyler ya da yazarsa, insanlar, yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de, devası da yok bu dertlerin.
Kitabı okumaya başladıktan sonra bir yere kadar ne olduğunu anlamadım. Cümleler birbirine girmeye başladı; tekrar tekrar okudum, döndüm bir daha okudum. Nerede olduğumu anlamadım, karakterin nerede olduğunu anlamadım. Çünkü Sâdık Hidâyet rüya ile gerçeği birbirine ustaca karıştırmış bu kitabında. Öyle ki gerçek gelen şeyi bile sorgular halde buluyorsunuz kendinizi. Bu rüya-gerçeklik karışımına bir de bilinç akışı tekniğini eklerseniz tadından yenmeyeceğini tahmin edersiniz muhakkak.

Sâdık Hidâyet karanlık, Kör Baykuş daha bir karanlık. Karakterin afyona olan ilgisi kitabın atmosferine öyle bir sirayet etmiş ki okurken siz de etkileniyorsunuz sanki bu afyondan. O şiirsel anlatışıyla da sürükleniyor gidiyorsunuz son sayfalara doğru. Birden fazla kez okunması gereken kitaplardan, Kör Baykuş.

Herkesin okuyabileceği bir yazar değil, Sâdık Hidâyet. Belki de ilk seferde sevilebilecek bir yazar bile değil. Ama Kör Baykuş sırf o eşsiz cümleleri için bile okunabilir bir kitap. Yazar sizi bir yerden yakalamayı başaracaktır muhakkak.

Puanım 6/10.

Alıntılar:
Onu yitirdim yitireli, aramızda bir taş duvar, ıslak bir set, deliksiz penceresiz, kurşun gibi bir taş duvar yükseldi yükseleli, hayatının ebediyen boş ve kayıp bir hayat olduğunu kavramıştım. Gerçi bakışlarımdaki muhabbeti ve onu görmekten doğan derin hazzı karşılıksız bırakmış, ama bu onun beni görmeyişinden olmuştu. Bense onun gözlerin muhtaçtım, bir bakışı yeterdi; felsefenin bütün müşküllerini, teolojinin bütün muammalarını çözmeme yeterdi. Bir bakışı, diğer rumuz ve sırları alırdı benden, açardı.
Parmak uçlarına basa basa çekilip gidiyordu gece. Sanki yorgunluk çıkarmıştı, kanaatkârdı, bu kadarı yeterdi ona. Uzak, hafif sesler duyuluyordu. Bir göçmen kuş, rüya görüyordu belki, belki bitkiler büyüyordu. Solgun yıldızlar, bulut kümeleri gerisinde kayboluyorlardı. Yüzümde sabahın yumuşak soluğunu hissediyordum ve horoz sesleri yükseldi uzaktan.
Kendimi bütün ruhumla unutmanın uykusuna bırakmak istiyordum. Unutmam mümkün olsaydı, unutmak sürekli olsaydı, gözlerim kapansaydı da azar azar uykunun ötesine, mutlak hiçliğe gömülebilseydim, varlığımı artık hissedemez olacağım noktaya varsaydım, bir mürekkep damlasında, bir musiki ahenginde ya da renkli bir ışında erir giderdim ve sonunda dalgalar ve şekiller öyle büyürlerdi ki, hissedilemezin içinde silinir, yok olurlardı. O zaman dileğime kavuşurdum. 
Esen kalın, hoşça kalın.

26 Ağustos 2018 Pazar

Kitap Önerisi | Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf

Kitap Önerisi | Kendine Ait Bir Oda - Virginia Woolf


Merhabalar.

Virginia Woolf denince akla gelen ilk kitap sanırım Kendine Ait Bir Oda. Virginia Woolf'un çevrilen diğer kitapları da şunlar: Dışa Yolculuk (1915), Gece ve Gündüz (1919), Kew Bahçeleri (1919), Duvardaki İşaret (1919), Pazartesi ya da Salı (1921), Jacob'un Odası (1922), Mrs. Dalloway (1925), Bir Okur Olarak (1925), Deniz Feneri (1927), Orlando (1928), Dalgalar (1931), Londra Manzaraları (1931),Yıllar (1937), Üç Gine (1938), Perde Arası (1941), Güvenin Ölümü ve Diğer Denemeler (1942), Bir Yazarın Güncesi (1953), Granit ve Gökkuşağı (1958), Yaşlı Kadın ve Papağan (1985). Kimisi Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından, kimisi de İletişim Yayınları tarafından çevrilmiş.

Yazarımız ile ilgili de iki tane film var, bahsetmeden geçmeyeyim istedim. Biri, The Hours (2002). Michael Cunningham'ın aynı adlı kitabından -Saatler- uyarlanmış film. Virginia Woolf'un hayatından ve Mrs. Dalloway adlı kitabından beslenen filmin yönetmeni de Stephen Daldry. Bir diğer film ise Who's Afraid of Virginia Woolf? (1966). Mike Nichols yönetmenliğini yapmış. Oyuncuları da Elizabeth Taylor, Richard Burton, George Segal ve Sandy Dennis.

Sonunda Virginia Woolf ile tanışabildim. Tanışmak için Kendine Ait Bir Oda ideal bir kitap mıydı? Hayır. Başlamayı düşünüyorsanız başka bir kitabını tercih edin derim ben. Bu kitap ile de başlayabilirsiniz tabii bir yerde. Tamamen okuma zevkinize ve dünyanıza bağlı bir şey bu. Kendine Ait Bir Oda, deneme türünde ve Cambridge Üniversitesi'ndeki kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşma üzerine şekillenmiş bir kitap.

Nereden geliyor bu kitabın ismi? Şuradan:
Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.
Yazarlıkla ilgileniyorsanız eğer, okumanızı kesinlikle tavsiye ederim. Dili ağır değil ama yer yer koptuğumu hissettim ben okurken. Biraz da bu yüzden başka bir kitabını tercih edin diyorum. Woolf ile tam anlamıyla bir iletişim kuramayabilirsiniz çünkü. Zira ben başka bir kitabını okuduğumda onu daha iyi tanıyacağımı düşünüyorum.

Geçmişten kendi yıllarına değin var olan kadın yazarlara değinmiş bir yerde, Woolf. Neden bir Savaş ve Barış yazamadıklarına... Kadının ve erkeğin yazım diline değinmiş, farklılıklarını anlatmış. Kendine ait bir odası olması gerektiğini savunurken dedim ki: Evet, kesinlikle doğru söylüyor.

Erkeklerin ve kadınların yazar olmaları arasında büyük farklılıklar vardır aslında. Yazarlık biraz disiplinsizliği barındırır bünyesinde, bir yerde dağınık olmanızı gerektirir. Yeri gelir başka hiçbir şey ile ilgilenmeden saatlerce üzerinde çalışmanız lazım gelir. Sorumluluklarınızı bırakmanızı, dünyayı unutmanızı, kendi iç dünyanıza kapanmanızı yani. Cinsiyet bazında yazar farklılığı da buradan geliyor. Bir erkek ile bir kadının sorumluluklarını bırakma durumu taban tabana zıtlık gösterir. İkisinin de işe gitmediğini varsayalım. Bu iki cins de bir aileye sahipse adamın odasına kapanması daha kolaydır, yemek yemek için, dış dünya ile ilgilenmek için yerinden kalkmasına çoğunlukla gerek kalmaz. Ama kadın odasına tam anlamıyla kapanamaz, sorumluluklarını hepten bırakamaz. [Eve para getirme meselesi değil, kastetmek istediğim.]

Feminist bir yazar, Virginia Woolf. Ama ben kendisinin feministliğini oldukça yerinde buldum. Erkeklere lanetler yağdırıp kadınları üste çıkarmaya çalışmıyor kendisi. Diğer türlüsü olsa muhtemelen okuyamazdım.

Woolf'un düşünce yapısını merak ediyorsanız, yazarsanız, kadın-erkek eşitliği ve ilişkisi hakkında düzgün bir şeyler okumak istiyorsanız alın bu kitabı. Yine dediğim gibi ilk tercihiniz bu olmayabilir ama bir şekilde Woolf okuyun. Kıyısından köşesinden de olsa.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
'Eğer siz de muhabirin dediği gibi kadın romancıların ancak kendi cinslerinin kısıtlanmalarını cesaretle kabul ederek mükemmellik peşinde koşabileceklerine inanıyorsanız, Jane Austen bu hareketin ne kadar zarafetle yapılabileceğini göstermiştir...' Life and Letters, Ağustos 1928
...Biz onları alışkanlıkla ayrı ayrı değerlendirsek de romanlar birbirlerini izlerler. onu -tanımadığım bu kadını- koşullarına göz attığım bütün o kadınların soyundan gelen biri gibi görüp onların özelliklerinin ve kısıtlamalarının ne kadarını devraldığını görmeliyim. Romanlar çoğunlukla panzehir değil, uyuşturucu etkisi gösterirler, insanın içini dağlayıp harekete geçireceklerine uyuşukluğa sevk ederler,(...)
Meseleyi bundan daha açık kimse ortaya koyamazdı. 'Zavallı şair ne günümüzde ne de son iki yüz yıldır en ufak bir fırsat bulamamıştır... İngiltere'de yoksul bir çocuğun, büyük yapıtların doğduğu o entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, Atinalı bir kölenin oğlununkinden biraz fazladır.' İşte bu. Entelektüel özgürlük maddi şeylere bağlıdır. Şiir de entelektüel özgürlüğe bağlıdır. Kadınlarsa hep yoksul olmuşlardır, sadece iki yüz yıldır değil, dünya kurulalı beri. Kadınlar Atinalı kölelerin çocukları kadar bile entelektüel özgürlüğe sahip olmadılar. O zaman kadınların şiir yazmak için en ufak bir şansları yoktu. İşte bu yüzden paranın ve kendine ait bir odanın önemini vurguladım. 
Esen kalın, hoşça kalın.

21 Ağustos 2018 Salı

Kitap Önerisi | Yakıcı Sır - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Yakıcı Sır - Stefan Zweig


Merhabalar.

Ben böyle ard arda Stefan Zweig önerileri giriyorum ya, nasıl mutluyum anlatamam. Bu yazımın asıl kitabı da Yakıcı Sır, Modern Klasikler Dizisi'nin 61. kitabı.

Kitap kısa bir tatil için Avusturya Alpleri'ne giden bir baronun, kaldığı otelde rastladığı bir kadınla tanışması ile başlıyor. Baron çapkın bir adam ve karşısına çıkan kadından oldukça etkileniyor ve onu elde etmek için her şeyi yapıyor. Bunlardan ilki, çocuğunun, yani Edgar'ın kalbini çalmak. Edgar, bir büyükten ve -belli ki- çok önemli bir adamdan gördüğü ilgi ile kendisini muhteşem hissediyor. Nihayet bir arkadaş bulduğunu düşünüyor ki çok geçmeden bu hayalleri suya düşüyor. Çünkü annesini bir şekilde avucuna alan bu çapkın adam, bir süre sonra kendisi ile ilgilenmeyi bırakıyor. Kitabın devamında da gururu kırılan bu çocuğun düşüncelerini ve eyleme döktüklerini okuyoruz.

Kitabımızın ana kahramanı Edgar aslında ve ben kendisine oldukça sinir oldum, bunu belirtmeliyim. Farkında olmadan annesine yardım ediyor da olsa davranışları ve inatçılığı beni oldukça bunalttı. Çocuklara bakış açımla alakalı da bir şey bu elbette. Ama bu çocuk, her okuyanı -benim kadar olmasa da- bunaltır diye düşünüyorum. Fakat bunda da başarılı olmuş Zweig çünkü çocuğu da olması gerektiği şekilde kaleme dökmüş.

Kadını ve insanı inceleyen Zweig, bu eserinde de bir çocuğu ve bu çocuğun psikolojisini ele almış. Muhteşem bir gözlemci kendisi, buna ek olarak psikolojiye ve Freud'a da bir ilgi duyuyor. Bütün eserlerinde psikolojinin ne denli ön planda olduğunu ve kitabının temelini ne denli sağlamlaştırdığını görebiliyorsunuz. Olay adamından çok psikoloji adamı yani, Zweig.

Zweig seviyorsanız zaten gözünüz kapalı alın. Zweig dünyasına hiç dalmadıysanız da bu kitabından başlayabilirsiniz, hiçbir sıkıntı yok. Yine çok beğenerek okuduğum bir kitap oldu.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
"Yalnızca başlangıçtaki vesileye bakmakla yetinirseniz bir sevginin gücünü yanlış değerlendirirsiniz, aslında daha öncesindeki gerilime, ruhun bütün büyük sarsıntılarına zemin hazırlayan, yalnızlığın ve düş kırıklıklarının yarattığı o bomboş karanlığa bakmak gerekir.
Oyunun hakkını veren biri için çekici olan, mücadele etmek, karşındakini o her şeyin farkındayken ele geçirmektir.
Hiçbir şey zekâyı tutkulu bir kuşku kadar bileyemez. Hiçbir şey olgunlaşmamış bir zihnin bütün olanaklarını karanlıkta kaybolan bir iz kadar harekete geçiremez. Bazen çocukları bizim gerçek addettiğimiz dünyadan ayıran sadece incecik bir perdedir ve rastlantısal bir rüzgârla açılıverir. 
Gerçeği ifade ettiğini düşündüğü sözcüklerin sadece geride hiçbir şey kalmadan patlayıp giden renkli balonlar olduğunu gördükten sonra hayatı anlamlandırmakta zorlanıyordu. Fakat bu ne kadar korkunç bir sır olmalıydı ki, yetişkinleri bir çocuğa yalan söyleyecek, bir suçlu gibi kaçıp gidecek kadar ileri gitmeye zorluyordu.  
Esen kalın, hoşça kalın.

31 Temmuz 2018 Salı

Kitap Önerisi | Otomatik Portakal - Anthony Burgess

Kitap Önerisi | Otomatik Portakal - Anthony Burgess


Merhabalar.

Anthony Burgess ile ne kadar geç tanışmışım ben yahu? Utandım şu an kendimden. Siz benim kadar geç tanışmayın kendisiyle. Okuduğum ilk kitabı -doğal olarak- Otomatik Portakal'dı ama birkaç kitabı daha çevrilmiş dilimize, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından. Onlar da şunlar: Doktor Hastalandı (1960), Bir Elin Sesi Var (1961), Mozart ve Deyyuslar (1991). Çevrilmemiş kitapları da var, onlar da yakın zamanda çevrilirler zaten. En kısa zamanda alıp okumayı planlıyorum ben de.

Yönetmenliğini Stanley Kubrick’in yaptığı, 1971 yılında yayımlanmış bir filmi de var, Otomatik Portakal'ın. Malcolm McDowell, Patrick Magee ve Warren Clarke gibi isimler yar alıyor başrollerde. Kendisi aynı zamanda Cinnet (The Shining), 2001: Bir Uzay Destanı (2001: A Space Odyssey), Dr. Garipaşk (Dr. Strangelove), Full Metal Jacket, Lolita, Yapay Zeka gibi sinema dünyasında önemli yer edinmiş filmlere de imza atmış bir yönetmen. Bir göz atmanızı şiddetle öneririm. 

Otomatik Portakal adını bir deyişten alıyormuş: Queer as a clockwork orange. Bu deyiş de "olabilecek en yüksek derecede gariplikleri barındıran kişi" anlamına geliyormuş. Yazar kitabın içerisinde bir yerde de değiniyor kitabının ismine. O sahne de hoş olmuş bence, kurgu dünyası ile gerçek dünyanın bağlanması açısından.

Anthony Burgess ve hamile eşi altmışlı yıllarda -kitapta geçen türde- bir serseri saldırısına maruz kalmışlar. Genç kadın olay sonrasında bebeğini düşürmüş ve alkolizme yenilerek yaşamını yitirmiş. Kitapta da bir adet yazarımız var ve yazar da buna benzer bir olay yaşıyor. Yazarın üzerinde çalıştığı kitabın ismi de Otomatik Portakal. [Kıps.]

Kitap distopya türünde, her ne kadar bunu öyle çok fazla hissettirmese de. Günümüz distopya romanları gelmesin yani hemen aklınıza, o tarz bir kitap değil, Otomatik Portakal. Distopik bir dünyadan çok distopik ögeler çarpıyor gözünüze.

Ana karakterimiz Alex. Alex kelime anlamıyla Kanunsuzluğu ifade ediyormuş: A (olumsuzluk hali) – lex (Kanun). Çete arkadaşları ile beraber dört kişiler ve olabilecek bütün şiddet yöntemlerine eğilimliler, hırsızlıktan tecavüze kadar. Lise öğrencisi Alex; gündüz okula gidiyor, gece sokaklarda çetesi ile beraber deyim yerindeyse dehşet saçıyor. Ta ki bir olaya kadar... Olaydan sonra Alex yakalanıyor ve hapishaneye götürülüyor. Bir süre orada kaldıktan sonra yeni keşfedilmiş bir tedavi yöntemini kabul ediyor ve hapishaneden çıkarılarak hastaneye götürülüyor. Kitap burada ikiye ayrılıyor; hastaneden öncesi ve hastaneden sonrası olarak. Bu yeni yöntem ise Pavlov'un Köpeği Deneyi'ni temel alıyor ancak bu defa deney bir köpeğe değil, insana uygulanıyor. [Deneyimsel tiksinti tekniği, diye de geçiyor.]

Kitabı okurken yer yer Bu ne ya, dikizlemek ne demek? falan diyebilirsiniz. Sürekli tekrar edilen ve günlük hayatta kullanmadığımız bazı kelimeler var. Bu çevirmenden kaynaklanmıyor elbette, sorumlumuz tamamen Burgess Bey. Çete, kendi aralarında ürettikleri Rusça kökenli ‘Nadsat’ dilini konuşuyor. Kasıtlı olarak yapılmış bir şey yani.

Yazar aslında şiddet eylemlerinin normalleştirilmesini eleştiriyor kitabında. Şiddet ögesinin bu denli ön planda olması, desteklediği ve normalleştirmeye çalıştığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Kara mizah zaten had safhada. Çok yalın bir kitap, neyi anlatmak istiyorsa dosdoğru anlatmış. Bu tarz ögelerden rahatsız falan oluyorsanız eğer, ey kardeşlerim, kitabı bir kenara bırakmanızı tavsiye ederim. [Alex'in sürekli 'kardeşlerim' demesi benim nedense çok hoşuma gitti.]

Ve en önemlisi kitap bir klasik olduğundan mütevellit size şunu sorgulatıyor: İyi mi, kötü mü? İyi bir insan olmamız mı gerekiyor, kötü insanlar tamamen temizlenmeli mi şu dünyadan? İyi olduğu müddetçe her şey tamam mıdır? Bu sorulara normal bir zamanda kesin cevap verebilenler olacaktır lakin kitabı okuduktan sonra şüpheye düşeceğiniz konusunda size garanti verebilirim. Kötüyü desteklemiyorsunuz ama iyileri de savunmuyorsunuz. Bunu sorgulanabilecek en güzel yolla sorgulamanızı sağlamış, Burgess.

Bazı sahneleri rahatsız edebilecek olsa da okumanızı tavsiye ediyorum ben. Çok başka bir bakış açısıyla yazılmış, çok başka bir eser. Ben geç okuduğum için pişman oldum, siz olmayın diye söylüyorum. Okumaya da bilirsiniz tabii, benim ne haddime. Laf olmaktan öte değil benim söylediklerim. Dikkate almak takdirinize kalmış.

Puanım 10/10.

Alıntılar, kardeşlerim:
"Koltuk altında kitaplar taşıdığını görüyorum kardeşim. Bugünlerde hâlâ kitap okuyan birine rastlamak gerçekten nadide bir zevk kardeşim."
Şey, ertesi sabah bizim Staja'ya veda etmek zorunda kaldım ve biraz üzüldüm, insan alıştığı bir yerden ayrılmak zorunda kalınca hep öyle olur zaten. 
Belki de mesele bu, diye düşünüp duruyordum. Belki de yaşadığım hayat için fazla yaşlanmıştım kardeşlerim. Artık on sekizindeydim, yeni bitirmiştim. On sekiz genç yaş değildi.
Evet evet evet, işte buydu. Gençlik bitmeliydi, ah evet. Ama gençlik, hayvanmış gibi olmaktır zaten sadece. Hayır, sadece hayvanmış gibi olmak değil de hani şu sokaklarda satıldığını dikizlediğiniz minik oyuncaklardan biri olmak gibidir, teneke ve içi zemberekli ve üstünde kurma kolu olan ve gırr gırr gırr diye kurunca gitmeye başlayan, yürüyen filan minik heriflerden biri olmak gibidir, ey kardeşlerim. Ama dosdoğru gider, bir şeylere çarpar bam bam ve yaptıklarını, elinde olmadan yapar. Genç olmak, bu minik makinelerden biri olmak gibidir.
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

24 Temmuz 2018 Salı

Kitap Önerisi | Korku - Stefan Zweig

Kitap Önerisi | Korku - Stefan Zweig


Merhabalar.

Stefan Zweig'ı ve eserlerini ne kadar sevdiğimden her yazımda tekrar tekrar bahsetmeyeceğim. Kitapları hakkında bilgi vermeye kalksam bu yazı bitmez. Bu sebepten direkt olarak asıl kitabımıza, Korku'ya geçiyorum.

Öncelikle yönetmenliğini Roberto Rossellini’nin yaptığı, 1954 yılında yayımlanmış bir filmi var, Korku'nun. Ingrid Bergman ve Mathias Wieman başrollerini paylaşıyor.

Kitap, sakin bir yaşam süren, evliliğinin durağanlığından sıkılmış ana karakterimiz Bayan Irene'nin hikayesini anlatıyor. Bayan Irene sıkıntılarla boğuşurken bir piyaniste rastlıyor ve genç adamın coşkusunda ve tutkusunda tekrar hayat bulduğunu hissediyor. Gizli bir ilişki içerisine giriyorlar lakin bir süre sonra, piyanistin evinden ayrılırken apartman girişinde piyanistin eski sevgilisine rastlıyor. Kadının kendisine şantaj yapmaya başlaması ile de hayatı, dipsiz bir korkunun içerisine doğru süratle düşmeye başlıyor.

Zweig'ın insan ve özellikle de kadın psikolojisini bu denli iyi çözümlemiş olmasının beni ne denli etkilediğinden bir önceki yazımda da bahsetmiştim zaten. Gerçekten kadın psikolojisini, davranışlarını, o karmaşık yapısını oldukça iyi çözümlemiş yegane yazarlardan kendisi. Okurken Hayatındaki kadınlara yaklaşımı nasıldı acaba? diye düşünmeden edemedim. [Belki de sadece yazarken böyleydi, bilmiyorum.]

Kitap boyunca bu korku nedeniyle kadının yaptıklarını, düşündüklerini ve yaşadıklarını okuyorsunuz. Korku zihnini yiyip bitirirken geceleri uyuyamaz hale geliyor, Bayan Irene. Okurken bir an bile Ama bu kadına da yazık, falan demedim. Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat kitabında olduğu gibi ahlak kavramlarımı da sorgulamadım. Yaptığı yanlıştı, diyerek kesin bir kanı ile kitabı basitleştirmek istemiyorum. Sadece yaşadığı korkuyu okurken Acaba? diye düşünmediğimi belirtmek istiyorum.

Kitap bitince de oldukça büyük bir şaşkınlığa uğradım. Zweig kitaplarının sonları genelde belli bir tatta olur ve ben yine o tatta biteceğini düşünüyordum. Aksine çok başka bir şekilde bitti. Sevmedim mi? Hayır. Ama biraz hayal kırıklığına uğradım sanırım. Aklımdaki şekilde bitseydi beklenen son olacaktı lakin Zweig beklenmeyeni yazmak istemiş. Güzel de yapmış.

Puanım 9/10.

Alıntılar:
Şimdiye kadar hep, varlıklı çevrelerin şen insanları arasında, hareketli bir sosyal ortam içinde, aslında sadece kendisi için yaşamıştı; fakat şimdi, kendi evinde hapis kaldığı şu bir haftadan beri onlardan uzak durmakta zorlanmıyordu, aksine bu avare insanların boş eğlencelerinden tiksinmeye başlamıştı ve ilk kez hissettiği bu güçlü duyguları ister istemez daha önceki eğilimlerinin yüzeyselliğiyle karşılaştırıyordu. Kendi geçmişine bir uçuruma bakar gibi bakıyordu.
...Bir anda yaşamın tüm zenginliğini hissetmeye başlamıştı ve artık yaşamında tek bir saati bile anlamsız geçirmeyeceğini biliyordu. Şimdi her şeyin sonuna yaklaştığı sırada ilk kez bir başlangıç hissediyordu. Tüm yeryüzüyle kaynaşmış olmanın muhteşemliğini bu sefil kadının kaba yumrukları mı bozacaktı? İlk kez dahil olma yeterliliğini hissettiği bu yücelik ve güzellik tek bir hata yüzünden darmadağın mı olacaktı?
"...Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir. Kızımız da cezası kesinleşir kesinleşmez hafifledi. Ağlaması seni şaşırtmamalı, bu sadece bir boşalmaydı, önceden baskı altında içinde duruyordu.İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır." 
Esen kalın, hoşça kalın.

18 Temmuz 2018 Çarşamba

Kitap Önerisi | Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry

Kitap Önerisi | Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry


Merhabalar.

Küçük Prens'i çok geç duymuş olmaktan ötürü biraz utanç duyuyor olsam da Geç olsun, güç olmasın, prensibi ile hareket eden bir insanım. Neticede okumuş olduktan sonra zamanı önemli değil, bana göre. [Tamam, kendimi de akladığıma göre yoruma geçebilirim, ehe.] Antoine de Saint-Exupéry'nin tek kitabı Küçük Prens değil elbette. Dilimize çevrilenler: Güney Postası (1929), Gece Uçuşu (1931), Yel, Kum ve Yıldızlar (1939), Savaş Pilotu (1942), Kale (1942), Kale ...Ama Sen İnsansın (1948).

Öncelikle yazarın uçuşa olan tutkusunu kitaplarından buram buram akıyor. Bu arada küçük bir bilgi: Yazar 1953'teki bir uçuşu sırasında Sahra Çölü'ne düşüyor ve bir şekilde kurtulmayı başarıyormuş. Kitabın çıkış noktası da biraz bu sanırım. Araştırmamda öğrendiğime göre bir diğer küçük bilgi: 1993 yılında bir asteroit keşfedilmiş ve 46610 numaralı bu asteroite, Küçük Prens'in gezegeni olan B-612 ismi verilmiş.

Kitabın içerisinde ve kapağında yer alan Küçük Prens çizimlerinin yazara ait olması ne kadar hoş bir detay, bu arada. Hayalinizdeki karakteri anlatarak başka bir çizere çizdirmek var, bir de o karaktere kendi kaleminizle hayat vermek var. İkisi çok başka şeyler.

Yönetmenliğini Mark Osborne’un yaptığı Küçük Prens'in animasyon filmi de –kendisi Kung Fu Panda, Sünger Bob Kare Pantolon ve Canavarlar Yaratıklara Karşı gibi animasyonlara da imza atmış- 2015 yılında gösterime girmiş.  Rachel McAdams, Jeff Bridges ve James Franco da seslendirme kadrosunda yer almakta. Çok farklı bir yerden yaklaşılmış olaya ve ben çok beğendim ortaya çıkan eseri. Kitabı okuduktan sonra izlemenizi tavsiye ederim.

Öncelikle üzülerek şunu söylemem gerekiyor sanırım, Küçük Prens biraz fazla gözümüzün önünde son yıllarda. [En kibar tabiri ile...] Ve ister istemez bir şeyler insanoğlunun gözüne sokulunca rahatsızlık verebiliyor. Popülaritenin var oluşu ile beraber eleştiriler de yükseliyor haliyle. Size diyebileceğim tek şey ön yargısız yaklaşmanız. Çok şey beklemeyin ki güzel bir şeyler bulabilme ihtimaliniz artsın.

Kitap, çoğumuzun internette gördüğü fotoğrafın hikayesi ile başlıyor: Fil yutmuş boa yılanı. Bir anlatıcımız var, yetişkin kendisi. Bir Küçük Prens'imiz var, küçük kendisi. Bir de bu prensin gezegenler arası yaptığı yolculukta karşımıza çıkan değişik karakterler var ve her biri bir şeyi temsil ediyor. Çok hoşuma gitti bu özellik.

Kitabın ilk taslağı 1000 küsür sayfaymış, Saint-Exupéry'nin dediğine göre. Kırpa kırpa bu hale getirmiş. Ve şöyle demiş kendisi küçük kitabının son sayfalarında:
Mükemmelliğe, yazıya eklenecek hiçbir şey kalmadığında değil, yazıdan çıkarılacak hiçbir şey kalmadığında ulaşılır.
Ben de aynı şekilde düşünüyorum. Kitap o kadar tadında, o kadar temiz ki... 1000 sayfalık halini gözümün önüne getiremiyorum. Okunur muydu yine de? Belki de okunurdu. Ama Küçük Prens olur muydu? Orasını bilemiyorum.

Çocuk kitabı kategorisine rahatlıkla sokulabilecek bir kitap olsa da bu kitabın, her yaşa ayrı hitap ettiğini düşünüyorum. Ve her döneme, her yıla... Defalarca okuyup farklı anlamlara kavuşabileceğiniz bir kitap, Küçük Prens.

Bildiğiniz bir şeyler vardır muhakkak bu kitapta. Bunu okuduktan sonra dünyaya muhteşem farklı bakacaksınız! demiyorum. Herkes kendi anlamını çıkarmakta mutlak özgürlüğe sahip. Güzel bir kitabın da bir diğer özelliği budur; sana özeldir ve herkes için özel bir anlama sahiptir. Yıllara meydan okumasını sağlar.

Sözün özü, okuduğuma memnun olduğum bir kitaptı. Belki yeni bir şey öğrenmedim, belki Vay canına! demedim. Ama bazı şeyleri hatırlamamı sağladığı kesin. Bu da günümüzde çok önemli. Çünkü 21. yy.'da yaşayan insanoğlu, hayatın bu hızlı akışında unutmaması gereken çok fazla şeyi unutuyor.

Puanım 10/10.

Küçük alıntılar:
"Bir günde tam kırk dört kere günbatımını izledim," demiştin bana. Hemen ardından da eklemiştin: "Biliyor musun... insan çok üzgün olduğunda günbatımını izlemeyi daha çok seviyor." Bunun üzerine sordum: "O, günbatımını kırk dört kez izlediğin gün çok mu üzgündün?" Ancak Küçük Prens yanıt vermedi.
"Eğer insan milyonlarca ve milyonlarca yıldızın içinde tek bir örneği bulunan bir çiçeği severse, o yıldızlara baktığında mutlu olur. Kendi kendine şöyle der: 'İşte benim çiçeğim bunlardan birinde...' Ama eğer koyun ansızın o çiçeği yerse, bütün yıldızların ışığı söner! Ama bunun senin için hiçbir önemi yok, değil mi?"
"İnsanlar nerede? Çölde biraz yalnız hissediyor insan kendini." "İnsanların arasında da pekâlâ yalnız hissedebilirsin kendini."
"Evcilleştirdiğin şeyleri tanıyabilirsin ancak," dedi tilki. "İnsanların hiçbir şeyi tanımaya zamanları yok. Her şeyi, dükkânlardan hazır olarak satın alıyorlar. Ve dostların satıldığı dükkânlar da olmadığından, insanların hiç dostları yok. Eğer dost istiyorsan, beni evcilleştir!" 
Esen kalın, hoşça kalın.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Kitap Önerisi | Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan

Kitap Önerisi | Anayurt Oteli - Yusuf Atılgan


Merhabalar.

Yusuf Atılgan'ın kalemine herkes Aylak Adam ile başlarken ben bir çılgınlık yapıp ilk sıraya Anayurt Oteli'ni koydum. Bir bakıma da bu durumdan memnunum sanırım; Aylak Adam'ı okuyanlar Anayurt Oteli'nde biraz hayal kırıklığına uğramışlar, neden bilmiyorum. Yusuf Atılgan'ın diğer kitapları neler peki? Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlananlar şunlar: Aylak Adam (1959). Bütün Öyküleri (1981), Ekmek Elden Süt Memeden (1992) ve Canistan (2000). Eylemci (1992), Simavi Yayınları; Sevgili Halil Kardeş - Köye Mektuplar (2014), Edebi Şeyler tarafından yayımlanmış.

Anayurt Oteli'nin bir de filmi var; 1987 yılında, yönetmenliğini Ömer Kavur yapmış. Başrollerde Macit Koper, Serra Yılmaz, Orhan Çağman gibi önemli isimler yer alıyor. Geçen sene Haziran (2017) ayında da belirli sinemalarda tekrardan gösterime girmiş, Anayurt Oteli. Sonradan haberim olmuş olmasaydı gidip sinemada izlemek isterdim.

Kitaba başladığınız anda, kitabın geri kalanı boyunca Yusuf Atılgan'ın dili nasıl kullanacağını anlıyorsunuz. Anayurt Oteli'ni, Zebercet'i, Zebercet'in geçmişini tanıyış sahnemizde Atılgan, bilinç akışı tekniğini kullanmış. Öyle ki çoğu yerde tire nerede bitiyor nerede başlıyor anlamadım, şu an düşüncenin içerisinde miyim yoksa dışında mı karmaşasını çok fazla yaşadım; dikkatli okumak gerekiyor.

Kitap bir kırılma noktası ile başlıyor, keza bu kırılma noktasından sonra bütün kitap boyunca Zebercet'in varoluşunu, yaşamını, geçmişini sorgulamasını okuyorsunuz. Anayurt Oteli'nin katibi Zebercet'in hayatı, gecikmeli Ankara treniyle gelen kadını görmesi üzerine sekteye uğruyor. Öncesinde iletişimi müşterilerle yüz yüze yaptığı konuşmalardan ibaret olan Zebercet, kendince büyük bir değişim geçiriyor. Bu kadını kitap boyunca görmüyoruz. Kitabın başında ve sonunda bahsi geçiyor o kadar, Zebercet sürekli kadının yolunu gözlüyor orası ayrı.

Kadın geri dönecek diye berbere gidiyor, alışveriş yapıyor, Zebercet. Hâlâ öyle ki cinsel açlığını gidermek adına birlikte olduğu ortalıkçı kadın Zeynep'e bile yanaşmak gelmiyor içinden. Hissettikleri aşktan mı yoksa kendini nihayetinde bir şeylere adama isteğinin getirdiği duygu durum karışıklığından mı ibaret bu davranışlarının nedeni, bilmiyorum. Neyse, Zebercet bekler, bekler, bekler. Kadın gelmez. Zebercet de artık gelmeyeceğinden emin olur. Ve kaçınılmaz sona doğru yavaş yavaş ilerler.

Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ndeki en büyük başarısı, akılda kalıcı bir karakter oluşturmuş olması. Zebercet -belki de- daha evvel denk gelmediğiniz kadar... normal bir karakter. Ama kime göre tabii? Kurgu dünyasında alışık olmadığımız ama gündelik hayatta bir yerlerde yaşamını sürdürdüğünden emin olduğumuz biri, Zebercet. Hiçbir şeye tam manasıyla tutunamamış, dışlanmış bir karakter.

Geçmişi, geleceğinin üzerine bir karabasan misali çökmüş bir karakter.

Zebercet'i okurken ondan tiksinmeniz mümkün, Atılgan bunu hiç dert edinmemiş kendisine. Günümüzde böyle bir karakter yaratmak çoğu yazar için pek çok açıdan imkansız. Okuyucuyu neredeyse irite edecek özellikte bir karakter oluşturmak? Büyük cesaret.

Kitapta cinsellik ön planda, bunu da söylemiş olayım. Zira bu cinsellik kimisi için rahatsız edici olabilir.

Ben Zebercet'i tanımanızı isterim. Tanınmaya değer biri olduğundan yahut tanımasanız çok şey kaybedersiniz türünden bir adam olduğundan değil elbette. Nevi şahsına münhasır biri olduğundan sadece. Anayurt Oteli'ni okursanız Zebercet karakterini bir daha asla unutamazsınız.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
Ne çok yalan söyleniyordu yeryüzünde; sözle, yazıyla, resimle ya da susarak.
Gelmez artık, ama benim beklemem gerek.
Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğüne fark etmez.
Ne ölüyüm ne de sağım.
Esen kalın, hoşça kalın.

19 Haziran 2018 Salı

Kitap Önerisi | Martı Jonathan Livingston - Richard Bach

Kitap Önerisi | Martı Jonathan Livingston - Richard Bach


Merhabalar.

Klasikler köşemizde bugün, ilk defa -bunu söylemek biraz garip geliyor ama- henüz aramızdan ayrılmamış bir yazara yer vereceğim: Richard Bach. Kendisi 81 yaşında ve en son kitabı da 2015'te yayımlanmış. Ben asıl kitabımıza geleyim: 1970 yılında yayımlanan Martı Jonathan Livingston kitabı, Epsilon Yayınları tarafından dilimize 2000 yılında çevrilmiş. Epsilon Yayınları tarafından dilimize çevrilen 3 tane daha Richard Bach kitabı var: Mavi Tüy: Gönülsüz Bir Mesihin Serüvenleri (1977), Sonsuza Uzanan Köprü (1984) ve Bir (1988). Arkadaş Yayınevi'nden yayımlanan Bir Çift Kanat (1991), April Yayıncılık'tan yayımlanan Hipnozcu (2009) ile Aforizmalar (2012) kitaplarından da bahsetmiş olayım bu yazıda.

Kitap ilk basıldığı zaman 3 bölümden oluşuyormuş. Bach'ın karısı Sabryna Bach, bir gün hikayenin dördüncü bölümünü eski belgelerin arasında buluyor ve Bach'tan okumasını istiyor. Bach yıllar sonra o gencin ne anlatmak istediğini fark ediyor ve kitabına dördüncü bölümü ilave ediyor. Dördüncü bölüm olmadan kitap A ise, dördüncü bölüm eklendiğinde kitap A+ ya da A2 falan olmuyor. B oluyor. 

Ana karakter bir martı, adı Jonathan Livingston. Bu martı biraz meraklı, biraz tutkulu ve biraz maceraperest. Bünyesinde bulunduğu martı grubunun aksine o, yiyecek bulmak ya da geri dönmek için uçarak geçirmek istemiyor günlerini.

Jonathan Livingston uçuyor. Sabah akşam demeden, doğru yanlış dinlemeden uçuyor. Hızını sınıyor, yeni teknikler deniyor. Acaba? diye soruyor ve sorusunun cevabını almak adına uğraşıyor. Sırf farklı olduğu ve sürüye uymadığı için de grup tarafından dışlanıyor. Oysa ki Jonathan'ın tek istediği öğrendiklerini sürüye öğretebilmek ve yaşamlarını kolaylaştırabilmek.

Halbuki herkesin kulakları Jonathan'a karşı tıkalı. Olmayanları da zorla tıkıyorlar, orası ayrı.

Varoluşunu ve sınırlarını sorgulayan Martı Jonathan ile Bach, insanlığın neredeyse günümüzdeki haline bir ayna tutuyor. Bir yandan da ritüelleri irdeliyor. [Dördüncü bölüm özellikle, bana fazla Hz. İsa göndermesi gibi geldi. Bilmiyorum, belki sadece ben öyle algılamışımdır belki de anlatmak istediği budur.]

Öykü, bilmediğiniz bir şeyi söylemiyor yahut göstermiyor. "Bu öyküyü okuduktan sonra siz artık siz olmayacaksınız!", "Bu öykü hayatınızı değiştirecek!" falan demiyorum, zira benim hiçbir şeyimi değiştirmedi. Bazılarınız için zaten bildiğiniz bir şeyi tatlı bir öyküyle size tekrar sunarken bazılarınız için başka bir kapı aralayacak. Şu ana kadar sorgulamayı, merak etmeyi ve düşe kalka öğrenmeyi bilmeyenleriniz için.

Özellikle de henüz törpülenmemiş çocuklar için.

Sayfalar arasında yer alan martı fotoğrafları ile kitabın atmosferi de tamamlanmış oluyor. Büyük küçük demeden okunabilecek bir kitap, Martı Jonathan Livingston. Ama dediğim gibi başkalarının size ballandıra ballandıra anlattığı şeyleri göz ardı edip okuyun bu kitabı. Beklentiler bir kitabı gereksiz yere rezil edebilir çünkü insanın gözünde. Bir otobüs yolculuğunuzu, kahve molanızı bu kitaba ayırabilirsiniz. Sonra bir de vapura falan binerseniz şahane olur.

Puanım 6/10.

Alıntılar:
Bir martının, Konsey'in önünde kendini savunma hakkı yoktur. Fakat Jonathan'ın sesi birden yükseldi. "Hangi sorumsuzluk kardeşlerim?" diye bağırdı. "Yaşamın gerçek anlamını arayan, bulmaya çalışan bir martıdan daha sorumluluk sahibi biri olabilir mi? Bin yıldır yaptığımız tek şey balık peşinde koşmak. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek, keşfetmek, özgür olmak gibi. (...)
"Buradan sonra neler olacak? Nereye gidiyoruz? Cennet diye bir yer yok mu?" "Hayır Jonathan, böyle bir yer yok.Cennet bir yer, bir mekân değildir, bir zaman dilimi değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir."
(...) "Hakkımda saçma sapan söylentiler çıkarmalarına ya da beni Tanrılaştırmalarına sakın izin verme, olur mu Fletch? Ben, belki de sadece uçmayı çok seven bir martıyım..."
(...) Gerçekten, dürüstçe söyle, yüce Martı Jonathan'ının saatte 300 km hızla uçtuğuna inanıyor musun?" Resmi Öğrenci, körü körüne bir inançla, "Daha hızlı uçtuğuna da inanıyorum," dedi. "Başkalarına da bunu yapmayı öğretti." "Masalınız böyle söylüyor. Ama ne zaman bana bu kadar hızlı uçabildiğini gösterirsen, o zaman söylediklerini dinlerim." 
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Ne zaman martı görsem "Merhaba, Jonathan," diyorum. 
Jonathan kelime olarak söylenişi de hoş bir isim çünkü. Canıtın!