Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

27 Kasım 2016 Pazar

Kitap Önerisi | Yabancı - Albert Camus

Kitap Önerisi | Yabancı - Albert Camus

Yabancı - Albert Camus

1942'de yayımlanan Yabancı, romancı, tiyatro yazarı ve düşünür olarak İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yalnız Fransa'da değil tüm dünyada kuşağının sözcüsü ve yol göstericisi olarak kabul edilen Albert Camus'nün, ilk ve en çok ses getiren yapıtıdır. Romanda, bir Arap'ı öldüren ama bu suçtan çok, gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan bir "yabancı" aracılığıyla, XX. yüzyıl insanının içine düştüğü yabancılaşma anlatılır. Bir türlü ele geçirilemeyen "anlam"ın sürekli aranışını, bilincin toplumdan ve dış dünyadan kopuşunu, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman, büyüleyici gücünü arka plandaki derin ve suskun acıdan alır. Camus, genç kahramanı Meursault'nun dış dünyayla arasına koyduğu mesafeyi, kendine ve topluma yabancılaşmasını, annesinin ölümü dahil her şeye nesnel bir biçimde yaklaşmasını büyük bir ustalıkla dile getirir.

Merhaba.

Albert Camus ile elbette ki en çok bilinen ve en çok ses getiren romanı Yabancı sayesinde tanıştım. Önsözünde yazdığına göre Edebiyat dünyasına asıl girişini 1942'de yayımlanan Yabancı adlı romanı ve Sisifos Söyleni başlıklı felsefi denemesi belirlemiş. Birbirini tamamlayan bu iki yapıtta, varoluşçu izler taşıyan "saçma" felsefesini geliştirmiş ve Yabancı 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülmüş.

Yabancı, değişik ve hoş bir kitaptı benim için. Kitap, ana karakter Meursault'nun, annesinin ölüm haberini alması ile başlıyor. Sonrasında yaşanan olaylara değinmiyorum. Kitap 2 ayrı bölümden oluşuyor zaten. 2. Bölüm de Meursault'nun bir Arap'ı öldürmesinin ardından yaşananlara yer veriyor. Genel hattı ile böyle Yabancı. Zaten romandan ziyade hikaye tadı veren bir kitap. Büyük iki olay var ve diğerleri bu olayların çevresinde gerçekleşen küçük küçük olaylar.

Kitabı değişik ve ilginç kılan başlı başına Meursault. Düşünceleri, fiilleri, olaylara yaklaşma biçimi... Bütün olaylar Meursault'nun ağzından anlatılıyor zaten, günlük tarzına has. Şöyle bir şey hayal edin: Meursault'nun elinde bir defter, bir kalem var. Kendi bedeninden sıyrılmış, bedeninin hareketlerini gözlemliyor ve tamamen objektif bir şekilde bunu kaleme alıyor. Kimi cümleleri olabildiğince yalın, kimileri ise detaylandırılmış.

Bütün yaklaşımını özetleyecek tek cümle de şu olurdu muhtemelen: Fark etmez. Günlük hayatta çok sık karşılaştığımız bir sözcük öbeği lakin Meursault bunu hakkıyla kullanan nadir insanlardan. O ya da bu, hiçbir şekilde fark etmiyor Meursault için. Arka kapakta bahsedilen şu cümle ile bahsettiğim şey anlatılıyor muhtemelen: Bir türlü ele geçirilemeyen "anlam"ın sürekli aranışını, bilincin toplumdan ve dış dünyadan kopuşunu, topluma yabancı duran kahramanın çevresiyle ve toplumla arasındaki çatışmayı anlatan roman, büyüleyici gücünü arka plandaki derin ve suskun acıdan alır.

Kitap sizin kendiniz ile münakaşa etmenize neden oluyor. Doğru ile yanlış kavramlarınızın orta yerine dalıyor, kavramlarınızı yeniden derlemenize sebebiyet veriyor.

Meursault karakterini beğenmekten ziyade kabullendim, olduğu gibi kabullenip dolaştım onun satır çizgilerinde. Yabancı size bunu da soruyor: Sen ne düşünüyorsun? Ne düşünmeniz gerektiğine yahut ne düşüneceğinize karar veremediğiniz bir kitap bana göre.

Bunalımı ve yabancılaşmayı Meursault ve yaşadığı olaylar ile yerinde bir şekilde anlattığını düşünüyorum. Absürtü okumak istiyor ve bundan hoşlanıyorsanız kesinlikle okuyun, derim. Benim beğendiğim bir roman oldu Yabancı. Muhtemelen yakında Camus'nün diğer kitaplarını da toparlayıp okuyacağım.

Bahsetmem gereken başka bir şey daha var: The Stranger.

Yabancı'nın uyarlaması olan 1967 yapımı, İtalyan Yeni Gerçekçilik akımının usta yönetmenlerinden Luchino Visconti'nin yönettiği film. Kitabı okuduktan bir süre sonra hakkında yaptığım araştırma esnasında karşıma çıktı bu film. Zaten tam anlamıyla altyazılı filmini de bulamadım, sadece YouTube'da denk geldim. Şimdi size bahsetmek için de açıp bir göz gezdirdim filme. Göz gezdirdim diyorum çünkü izlemeye kalkıştım ve bunalıp kapattım filmi.

60 dönemi monokrom çekilmiş filmlere âşık olmama rağmen, 60 sonları 70 başlarında başlayan renkli sinema döneminin ilk eserleri de bir o kadar sıkmıştır beni. Bu film de 67 renkli filmlerinden. Dublajlar, çekim teknikleri, falan filan hiç girmiyorum o konulara. Tamamen kişisel tercihinize bağlı olarak katlanabileceğiniz yahut katlanamayacağınız bir durum, bu bahsettiğim konu. Ben katlanamayan taraftayım ama izlememe nedenim bu değil.

Meursault karakterini iyi verememiş bir film bana göre. Vermek zorunda değil belki de lakin ben o karakteri doğru biçimde görmek istiyordum. İstediğimi alamadım. Kitapta var olan Meursault olaylara yaklaşımı ile farkındalık sürecini tamamen geçirmişti bana. Yabancılaşmasını anladım, okudum, özümsedim. Filmdeki Meursault karakteri ise daha umursamaz bir karakter olmuş zannımca, onu hiç beğenemedim. Kitapta Daha dün annen öldü, neden böyle bir şey yapıyorsun? demezken filmdeki adamın yaptıkları lakayt geldi gözüme.

Neyse iyice saptım konudan. Böyle bir film var, uyarlama adı altında. Göz atmak yahut izlemek isterseniz diye linkini de şuraya bırakıyorum. Altyazılı olarak izleyebilirsiniz.

Puanım 4/5.

Alıntılar:
Ben de iskemlemi çevirip tütüncününki gibi koydum, böyle daha rahat olduğunu anlamıştım çünkü. İki sigara içtim, bir parça çikolata almak için içeriye girdim ve gelip bunu pencerenin önünde yedim. Biraz sonra gökyüzü karardı, bir yaz yağmuru indirecek sandım. Oysa hava, yavaş yavaş yine açıldı. Fakat bulutların geçişi,sokağın üzerinde neredeyse yağmur yağacak gibi bir hava bırakmıştı. Bu yüzden sokak daha da karanlıklaşmıştı. Uzun zaman pencerenin önünde durup gökyüzünü seyrettim.
...İskemlenin arkalığına uzun zaman dayanarak durduğum için biraz boynum ağrıyordu. Aşağıya inip ekmek ve kıyma aldım, yemeğimi pişirip ayakta yedim. Pencerenin önünde bir sigara içmek istedim ama hava serinlemişti, biraz üşüdüm. Pencereleri kapadım ve geri dönerken aynadan, üstünde ispirto lambası, onun yanında da ekmek parçalarıyla, masanın bir ucunu gördüm. Kendi kendime, neyse, bu pazar da geçti, annem gömüldü, işe yeniden başlayacağım, sonuçta değişmiş hiçbir şey yok, diye düşündüm. 
...O zamanlar sık sık şöyle düşündüm; beni kuru bir ağacın gövdesine hapsetseler de yavaş yavaş ona da alışacaktım. Kuşların geçişlerini, bulutların birbirlerine rastlayışlarını bekleyecektim, nitekim burada da avukatımın acayip kravatlarını görmek için, başka bir âlemde de Marie'yi kollarımın arasına almak için cumartesiye kadar sabrediyordum. Halbuki iyi düşünülürse kuru bir ağacın gövdesi içinde değildim. Benden daha mutsuz olanlar da vardı. Zaten annem de böyle düşünürdü; sık sık, insanın sonunda her şeye alışacağını tekrarlardı.
Esen kalın, hoşça kalın.

20 Kasım 2016 Pazar

Kitap Yorumu | Kitap Hırsızı - Markus Zusak

Kitap Yorumu | Kitap Hırsızı - Markus Zusak

Kitap Hırsızı - Markus Zusak

Markus Zusak'ın, 2. Dünya Savaşı Almanya'sında yaşayan küçük kız çocuğu Liesel Meminger'in uzun süre hafızalardan silinmeyecek ilginç hikâyesini çarpıcı bir dille anlatan Kitap Hırsızı şimdiye kadar otuz dile çevrildi. Avustralya ve çeşitli ülkelerde pek çok ödül almasının yanı sıra; Amazon.com, Amazon.co.uk ve The New York Times çoksatanlar listesinde bir numaraya yükseldi.

Brezilya, İrlanda ve Tayvan'da da birinci sıraya yerleşirken, İngiltere, İspanya, Norveç, İsrail ve Kore'de ilk beşe girdi. Uzun süre çoksatanlar listelerinde üst sıralardaki yerini koruyan ve aynı isimle sinemaya uyarlanarak daha da geniş kitlelere ulaşmayı başaran Kitap Hırsızı, yazarın etkileyici dili ve merak uyandıran konusuyla klasikler arasında yer almaya aday bir kitap.

Merhaba.

Bu yorumu mümkün olduğunca taze yazmak istedim çünkü hislerimin ve düşüncelerimin o saf tadını unutmak istemiyorum. [Taze yazdı fakat yeni yayımladı.] Evde vaktim olmadığı için okul yolunda okudum bütün kitabı. Cümlelerine de yine otobüste son vermiş oldum. Son sayfalara geldiğimde çok kez kitabı parmaklarımın arasında sıkıştırmak zorunda kaldım. Başımı kaldırıp gökyüzüne, akıp giden yola baktım. Bu kitabın yeri bende farklı olacak; bunu ilk sayfadan beri hissediyordum sanki.

Önce filminin, ardından da kitabının varlığını öğrenmiştim zamanında. Ve -her zaman olmasa da- çoğu zaman için filmini izlemeden evvel kitabı okumayı tercih ederim. Bazı kitapların filmi izlense dahi yetebilir bir kişiye. Verilmek istenen mesaj yazarın diline uygun bir biçimde verilebilir. Bazıları ise bunu hiçbir şekilde beceremez.

Lakin... Bu kitap filmi izlense dahi okunması gereken bir kitaptı. Bu kitabı avuçlarınızın arasında tutmalısınız. Kelimelere dokunmalı, resimlerin çizgilerinin üzerinde parmağınızla gezintiye çıkmalı, okurken soluklanmak adına başınızı yukarı kaldırmalısınız.

Kitap 2. Dünya Savaşı sırasında varlığını sürdüren Nazi Almanyası'nı konu alıyor. [Bazı şeyleri bilmeden art arda denk getirmeyi severim.] Fakat normalde anlatılandan birazcık farklı, çok değil. Bu defa Yahudileri anlatmıyor kitap, Yahudilere yapılanları haklı da çıkarmıyor elbette. Bu defa baktığımız pencereden Alman yoksullarını görüyoruz; olaya bir de onların gözünden bakıyoruz. Kitapta bahsi geçen %10luk kesim... Olaya bir de buradan bakmak hoşuma gitti açıkçası. Anlatılmak istenen şey aynı, pencere farklı dediğim gibi.

Konu hakkında pek bir şey söylemek istemiyorum. Bütün olay Kitap Hırsızı Liesel Meminger'in yaşadıkları. Bütün her şey. Hayatına girenler, hayatından çıkanlar, çevresinde vuku bulan olaylar, kendi düşünceleri, istekleri, yaptıkları... Liesel ve çevresindekiler hakkında her şey.

Liesel'da en çok dikkatimi çeken nokta kelimeleri, hayata tutunmak adına halat şeklinde kullanıyor olmasıydı. Kitap çalıyor, çaldığı kitapları sayısız kez okuyordu. [Kitap çalmak o kadar da büyük bir suç olmamalı belki de?] Gün gelecek bir şey daha yapacaktı; bir çocuğun o günlerde neler yaşadığını anlatacaktı.

Anlatıcıya değinemiyorum bile zaten. Hakkında döküp saçmak istediğim onlarca kelime varken büyüyü bozmak istemiyorum. Anlatıcının kim olduğunu kendiniz görün istiyorum. Yahut ne...

Kitabın tasarımı... Bölüm başlarındaki açılmış kitap logosu, bölüm içerisine yerleştirilmiş küçük açıklamalar, pasajlar, çizilmiş resimler... Kendi içinde fazlasıyla orijinal, fazlasıyla ince düşünülmüş bir eserdi. Her biri ayrı ayrı güzeldi benim için. Çok hoşuma gitti.

Bütün karakterler ince elenip sık dokunmuştu resmen. Her biri ayrı ayrı hatırlanabilecek nitelikte özgünlüğe sahipti. Liesel''ın babası, annesi, Rudy, Max... sayamadığım onlarca kişi. Çoğunu unutmayacağım, bunu biliyorum. Yazarın kelimelerle dansı, ortaya koyduğu düşünceleri, gerçeklikleri... Kitapla alakalı o kadar çok şeyden bahsedebilirim ki... Toparlayamam diye korktuğumdan susuyorum.

Kitap Hırsızı bendeki yerini ilk sayfada hazır etmişti zaten, dediğim gibi. Bu kitabı bu denli beğenmemin sebebi kesinlikle konusu değil, kelimeleriydi. Karakterlere yazarın yaşattıklarıydı. Benim için, özel kılan bu noktalar oldu.

Kitabı okuduktan sonra Filmini de kesinlikle izlemem lazım, dedim fakat filmini izlemem biraz zaman aldı. 1-2 hafta sonra falan izlemiştim sanırım. Ve çok garip hissettim. Normalde kitabı okuduktan sonra filmi izlerim ve beğenirim yahut beğenmem. Bu defa film, başladığı andan itibaren tanıdık geldi bana. Liesel'ı ya da babasını gördüğümde gözlerim dolmaya başladı. [Ne var ne yok döktüm ortaya artık, hayırlısı.] Sadece filmini izlerseniz ne olur bilemiyorum, objektif bir yorum yapamam. Fakat ben kitabını okuduğum için filmden de haddinden fazla etkilenmiş oldum. Filmi izleyen kimi insanlar arkadaki sesin ne olduğunu anlamayıp yersiz eleştirilerde bulunmuşlar. Hoş, filmde değinilmedi lakin kitapta da ortaya serilmedi. Siz okudukça anlıyorsunuz ne olduğunu. [Ben ikinci mi üçüncü bölümde mi ne anlamıştım ne olduğunu, çok da şeyapmayın yani.]

Höf, konuştukça konuştum. Alın, okuyun yahu. Ben hiç bu denli şiddetle kitap önermedim sanırım hayatımda. Ben öneririm, beğenmezsiniz; orasına karışamam. Film mi, kitap mı? Kitap, ardından da film. Görmek çok başkaydı benim için.

Övdüm, övdüm, övdüm. Sonuç olarak Ekim ayının favori kitabı oldu benim için. Herkesin kitaplığında geri dönüp okuyacağı yahut bir defa ile sınırlı kalacak olan kitaplar vardır. Bu kitap bir daha okuyacağım kitaplar arasında. [Beklentiyi uçurdum, kaçayım o zaman ben?]

Puanım 5/5.

O kadar çok alıntı vardı ki buraya yazılabilecek... Kitap ile ilgili fazladan bilgi vermemek için almadım buraya. Buyurun:
El ele duruyorlardı. Yaşlar içinde son bir vedayla döndüler ve tekrar tekrar arkalarına bakarak uzaklaştılar. Ben biraz daha kaldım. El salladım. Kimse karşılık vermedi.
Liesel, kelimeleri okuyamayan kitap hırsızıydı. Ama inanın bana, kelimeler yoldaydı ve geldiklerinde, Liesel onlara bulut gibi ellerle tutunup yağmur gibi sularını sıkacaktı.
BODRUM, SABAH SAAT DOKUZ | Vedaya altı saat: "Bir akordeon çaldım, Liesel. Başka birine aitti." Gözlerini kapattı. "Ve ortalığı kırıp geçirdim."
SON İNSAN YABANCI, SAYFA 38 | Caddenin her yerinde insanlar vardı ama boş olsa yabancı bundan daha yalnız olamazdı.
Dünya çirkin bir yahni, diye düşündü. O kadar çirkin ki tahammül edemiyorum.
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

P.S. Markus Zusak'ın Instagram hesabındaki açıklama kısmına yazdığı yazıyı bırakıyorum şuraya: I wrote The Book Thief, but still not sure how. (Kitap Hırsızı'nı yazdım fakat hâlâ nasıl olduğundan emin değilim.)

11 Kasım 2016 Cuma

Kitap Yorumu | Hiçliğin Kıyısında - J. A. Redmerski (The Edge of Never, #1)

Kitap Yorumu | Hiçliğin Kıyısında - J. A. Redmerski (The Edge of Never, #1)

Hiçliğin Kıyısında - J. A. Redmerski

Tesadüf, yazgıya verilen hayali bir isimden ibarettir...

Yirmi yaşındaki Camryn, alışılmışın dışında bir yaşam tarzı düşlemektedir. Fakat başına gelen trajediler bu yaşamı kendisinden zorla çekip alınca ilk bulduğu otobüse atlayarak varış noktasını bilmediği bir yolculuğa çıkar. Çıktığı bu kendini yeniden keşfetme yolculuğunda, kendisi gibi nereye gideceğini bilmeyen, Andrew Parrish adında biriyle tanışır. Fakat Andrew'un da bazı karanlık sırları vardır...

Andrew yolculukları esnasında Camryn'e kimseye bağlı kalmadan, içinden geldiği gibi yaşama, en derin ve kuytu arzularına teslim olma sanatını öğretir. Ancak Andrew'un ondan gizlediği sır yolun sonunda kendisini beklemektedir. Bu sır ikiliyi bir araya getirebilecek midir, yoksa onları sonsuza dek birbirlerinden ayrılmaya mı mahkûm edecektir?

Merhaba.

Bu yorumu yazmaya çalışmadan evvel yazarın Goodreads hesabına girip kitaplarına bir bakayım dedim. Bir de ne göreyim? Ben daha bu kitabı bitirdiğimde 2.kitaba (Sonsuzluğun Kıyısında) ne kaldı? O kitapta ne anlatılacak? diye düşünüyordum. Hemen ardından The Edge of Never serisinin 2017'de gelmesi planlanan 3. bir kitabı olduğunu gördüm. [The Book of ?] İsmi belli değilmiş henüz. Neyse. Kitabımıza döneyim.

Hiçliğin Kıyısında beklettiğim kitaplar listesinde yerini koruyordu. Özellikle de 2. kitabını görünce. Yaz sonu D&R'da 9.90 indiriminde yakalayınca artık dedim ki: Ne bekliyorsun?


Ve evet, yine kitabın arka kapak yazısı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. [Çok bodoslama mı dalıyorum ben, ne yapıyorum? Neye göre kitap seçtiğimi ben bile bilmiyorum.]

Arka kapakta yazdığı gibi olay Camryn'in sırt çantasını kavrayıp ilk bulduğu otobüse atlaması ile başlıyor. Zaten kişilik ve düşünce olarak da bu fikre oldukça yatkın olduğundan bahsediyor size kendisi. Kafası da dolunca faaliyete geçirmek kalıyor geriye. Nereye gideceğini bilmiyor, ne yapacağını bilmiyor. En son adam akıllı bir işe girmiş haldeydi, alıp başını gidince işinden de ayrılmış oldu tabii. Lakin ne hikmettir ki parasının suyu çekmedi bir türlü. [Bilmiyorum kaçırdığım bir nokta mı oldu? Efendim?]

Andrew Parrish denen gencimiz ile (Nedense yazınca adı çok klasik geldi kulağa, bilemedim.) Camryn otobüste tanışıp yolculuğun kalan kısmını birlikte geçirmeyi kararlaştırdıkları anda tatlı, romantik bir kitap olarak ilerleyeceğini düşünmüştüm halbuki. Çok yanılmışım. Çok da işin büyüsünü kaçırmak istemiyorum lakin töbe estağfurullah bir yere gitti hikaye. [Böyle yazınca da elindeki kitaba karşı gözlerini pörtletmiş halde bakan yaşlı bir teyze tahayyül etti gözlerimin önünde. Arka planda cık cık sesleri...] Elbette şikayetçi olarak söylemedim bunları da... beklemiyordum be Redmerski'ciğim. Biz neler okuduk. [Güya büyüsünü kaçırmayacaktım. Hani alkışım?] Neyse. Sonlara doğru gelişiyor bu tür zaten. Kitap iki ayrı tür gibi bir şeye dönüşüyor böyle olunca. Saçmaladım iyice, devam ediyorum.

Kitapta yer alan parçalar ise ayrı bir konu. Kenara not aldıklarım kadarıyla dinlemenizi tavsiye edebileceğim bir çalma listesi oluşmuştur muhtemelen. [Tuttum seni Andrew diyeceğim ama korkuyorum, çocuğum.]
Kansas - Dust in the Wind
Kansas - Carry on Wayward Son
Rolling Stones - Laugh, I Nearly Died
The Civil Wars - Barton Hollow
Karanlık sırlar... Reklam açısından mı bilmiyorum ama o sırra karanlık sır demek garip geldi bana. Bu sır ile ilgili hoşuma giden en önemli şey klişe olmasına rağmen klişe bitmeyişi idi muhtemelen. Sadece Redmerski, o son sahne ile bitiş sahnesi arasındaki ince bağlantıyı kurmak adına hızlı geçmeseydi, daha iyi olurdu. Biraz ani yaşanmış gibi oldu orası, bana göre.

Sözün özü, su gibi akıp giden bir kitaptı. [Öyle ki post-it takmaya vakit falan bulamadım, unuttum. Dönüp tekrar aramam ve bulmam gerekti, paylaşacağım alıntılar için.] Entrikaların olmadığı, gereksiz yanlış anlaşılmaların bulunmadığı bir kitap okumak isterseniz gidin, alın bu kitabı. İçim bayılıyor şahsen bir raddeden sonra yanlış anlaşılmalardan ötürü ortaya çıkan saçma sapalak durumlardan.

Puanım 3/5. [Goodreads'te ortalaması 4.22 falan. Herkes 5'i yapıştırmış, Allah Allah. Favori denecek kitaplarından birisi bu ise bu insanların... Bana düşmez tabii. Sustum.]

Alıntılara bırakıyor sahayı ve ayrılıyorum:
Önce yağmur suyu gözüne girdi, ama yine de dediğimi yaptı. Ara sıra gözlerini kırpıştırıyor, yağmurdan korunmak için yüzünü yan tarafına saklamaya çalışıyor, bir yandan da hafifçe gülüyordu. Kendini doğruca yukarı bakmaya zorladı, ama bu kez gözlerini kapatıp ağzını hafifçe açtı. Dudaklarını, yağmurun o dudaklarda oluşturduğu minik nehirleri, gülümseyişini, damlalar boğazına kaçınca ürkmesini izledim. Gülümseyerek, kahkahalar atarak sırılsıklam bir halde yüzünü göğsüme gömmeye çalışırken omuzlarının kalkışını seyrettim. Onu öyle çok izledim ki yağmurun yağdığını unuttum.
"Acı, acıdır güzelim." Ne zaman bana 'güzelim' dese söylediklerinin içinde en çok dikkatimi çeken kelime bu oluyordu. "Birinin sorununun diğerininkinden daha az sarsıcı olması, o kişinin daha az acı çekmesini gerektirmez."
Esen kalın, hoşça kalın.

p.s. Eddie'nin Caju aksanı ile konuşmasının çevirisi Ege şivesi gibi olmamış mı yahu?
Benim çok hoşuma gitti.

3 Kasım 2016 Perşembe

Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

VOL-İ - Andrew Stanton

Dünya gezegenini terk eden insanlar tarafından unutulduktan sonra, uzun yıllar boyunca yapayalnız yaşayan ve bu süre içinde programlandığı işle (çöp tasnifiyle) uğraşan robot WALL-E, günün birinde EVE adlı çok güzel bir arama robotuyla karşılaşır ve hayatı aniden yepyeni bir anlam kazanır.

VOL-İ, 2008 yapımı 3D animasyon filmi Pixlar Animation Studios tarafından yapılmıştır. Yönetmenliğini daha önce Finding Nemo filmini de yönetmiş olan Andrew Stanton yapmıştır. Filmin ana karakterlerinde hayvan sesi kullanılmamış, bunun yerine Ben Burtt tarafından tasarlanmış olan beden dili ve robotik sesler yer almıştır. Şu ana kadar yapılmış en yüksek maliyetli Pixlar Animation Studios filmidir.

Merhabalar.

Uzun zaman sonra bir film önerisi ile geleyim dedim. Ne önersem, ne önersem diye düşünürken listemdeki VOL-İ ile karşılaştım. İlk anda aklıma gelmemesi hataydı zaten. Kesinlikle önermem gereken bir filmdi çünkü VOL-İ. Fragman için tık tık.

VOL-İ, adını evvelden duymuş olduğum fakat bir türlü izleme fırsatını yakalayamadığım bir filmdi. İzlediğim anda ilk fark ettiğim şey çok geç kalmış olduğumdu. Geç olsun güç olmasın, demişler gerçi.

Animasyon seven sevmeyen herkesi etkileyebileceğini düşündüğüm bir film VOL-İ. Filmde diyalog sınırlı sayıda yer alıyor, insanlar ile ne zaman karşılaşırsanız o zaman. Onun haricinde VOL-İ'nin ve EVE'in sesleri o kadar güzel oturmuş ki. 

Film zaten uzayda geçiyor, bu benim için artı bir puan.

Arka planda gezegenin kurtulması ve neredeyse yüzyıllar boyunca evine adım atmamış, hantallaşmış insanların Dünya'ya nasıl dönecekleri anlatılırken ön planda VOL-İ'nin EVE'in peşinden gitmesi ile yaşananlar filme asıl rengini veriyor.

VOL-İ'nin dünyadaki sahneleri ile başlıyor film. Yapayalnız kalmış bir robot ve yapmaya çalıştığı işe devam etmesini görüyorsunuz. Ve o kadar tatlı ki. (Allah'ım feels geçireceğim artık.) Kendine bir ev kurmuş ve bu çöp tasnifi esnasında bulduğu ilginç şeyleri evine götürmüş VOL-İ bir yandan da.

Ardakalan bir televizyonda izlediği filmde anlatılan aşkı anlamaya çalışan bir robot ile bu esnada karşısına çıkan başka bir robot var asıl olarak. VOL-İ'nin merakı, saflığı ve bağlılığı film boyunca dudaklarımı büzmeme neden olmuş olabilir elbette, neden olmasın? [Şu yandaki gözlere bakar mısınız Allah aşkına?]


Hanım kızımız başta kendisini öldürmeye çalışsa da VOL-İ, EVE'den vazgeçmiyor. Bu durumu bir sahne var orada yeteri kadar iyi anlıyorsunuz zaten. Artık onu hiçbir şekilde bırakamayacağının sinyalini çakıyor diyebilirim.


Tabii sadece bu iki karakter yok filmde. Bir sürü robot ve insandan bahsediyoruz. Robotlardan özellikle şu yandaki şahıs fazlasıyla dikkat çekici. Görevini yapma çabası esnasında ortaya koyduğu tepkiler bana annemi hatırlattı.

Evet, çok konuştum, bence bu kadarı yeterli. Hâlâ ikna edemediysem sizi, üzülürüm. Böyle bir filmi kaçırmanızı istemem çünkü. İki robot arasında yaşanan saf aşkı, bir robot ile bir böcek arasında yaşanan dostluğu (Evet, VOL-İ'nin bir de evcil hayvanı var), insanlığın tekrar Dünya'ya, evine geri dönüşünü izlemek istiyorsanız bir dakika daha beklemeyin. Şahsen benim listemde üst sıralarda yer almakta kendisi.

Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

30 Ekim 2016 Pazar

Kitap Yorumu | Siliniş - Tess Gerritsen (Rizzoli & Isles, #5)

Kitap Yorumu | Siliniş - Tess Gerritsen (Rizzoli & Isles, #5)

Siliniş - Tess Gerritsen

Kendini bir rehine krizinin yanlış tarafında bulunca hamile olan cinayet masası dedektifi Jane Rizzoli, hayatının en mutlu saatleri olabilecek süreçte kendini tam bir kâbusun ortasında bulur. İsimsiz, güzel bir kadın, morga ceset olarak getirilir. Fakat Boston'lu tıp uzmanı Maura Isles ceset torbasını açıp baktığında unutamayacağı bir korku yaşar: Ceset gözlerini açar!

Hâlâ hayatta olan kadın hastaneye yetiştirilir, ama tuhaflıklar çok geçmeden ölümcüllüğe dönüşür. Kadın, son derece soğukkanlı bir şekilde güvenlik görevlisini öldürerek hastaları rehin alır... Aralarından biri hamile cinayet detektifi Jane Rizzoli'dir.

Bu şiddet eğilimli, çaresiz ruh kimdir ve istediği nedir? Gergin saatler ilerlerken Maura, Jane'in kocası FBI ajanı Gabriel Dean'le işbirliği yaparak gizemli katilin kimliğini araştırmaya başlar. Federal ajanlar aniden ortaya çıkınca Maura ve Gabriel, sıradan bir rehine krizinden çok daha derinlere uzanan bir olayla karşı karşıya olduklarını anlarlar. Bu gizemin anahtarını sadece silahlı çılgın kadınla kapana kısılmış olan Rizzoli elinde tutmaktadır... 
Tabii eğer hayatta kalırsa.

Merhaba.

Yine bir Tess Gerritsen kitabı benim okuma listeme konuk oldu. Rizzoli & Isles serisi sayesinde tanışmıştım Tess Gerritsen ile, zamanında. Siliniş bu serinin 5. kitabı, seri toplamda 11 kitaptan oluşuyor. (Gidip manyak gibi 11. kitabı diğerlerini bitirmeden okumuş olmama aldırmıyoruz tabii ki.) Zaten seri kitapları arasında -Cerrah ve Çırak hariç- keskin bir olay örgüsü yok. Sadece Rizzoli ve Isles'ın hayatlarında olup biten gelişmeler değişiyor ilerleyen her kitapta, ki bu da çok normal. Ama bu gelişmeler sizi hikayeden koparıp uzaklaştıracak şeyler değil.

Tess Gerritsen'la beraber Tıbbi Gerilim tarzı ile de tanıştığımı söyleyebilirim. Hatta kitaplığımda başka Tıbbi Gerilim yazarı olmayabilir bile. Çok objektif bir yorum yapamayacağım o yüzden lakin Tess Gerritsen'ı yazdığı bu türde iyi yapan en önemli şey üniversitelerde okuduğu bölümler, bana kalırsa. Antropoloji lisansı yapmış olması, Tıp diploması alıp staj görmüş olması yazdığı her hikayede alttan alttan patlar noktada belli ediyor kendisini. Az çok bildiği bir konuda yazıyor ve bence bunu yeteri kadar iyi başarıyor.

Siliniş... Serinin önceki kitaplarına nazaran bu kitapta cinayet biraz daha arka plana atılmış durumdaydı. Vardı lakin hikayenin genelini kapsamıyor, olayların içerisinde barınmıyordu. Siliniş daha çok etrafta gizlice gezinip duran bir gizemi ortaya çıkarmaya çalışan bir kitaptı. Gerilim de kan ve vahşet de diğer kitaplarına nazaran daha normal düzeylerde seyrediyordu. Tabii ki söylediğim bütün bu durumların normal seyirde ilerleyişi kitabı cicili bicili bir kitap haline getirmiyor.

Kitaba başlayıp ilerleme kaydettiğimde bir olay, durup gözlerimi devirmeme ve ağzımı şaşkınlıkla açmama neden oldu: Tecavüz. Özellikle uğraşsam içerisinde tecavüz olgusunu ön yahut arka planda barındıran kitaplarımı bu kadar düzenli arka arkaya dizip okuyamazdım. Dediğim gibi kimisinde arka planda kalmış olsa da bu kitapta hayli yer kapladığını söyleyebilirim. Bu olaylar gerçekten yaşanıyor mu? diye tereddüt etmedim değil açıkçası. Çünkü Tess Gerritsen öyle bir işlemiş ki kuşku duymadan edemiyorsunuz.

Bahsettiğim gibi vahşet, kan ve koşuşturmaca arıyorsanız bu kitapta yer almıyordu bu bahsettiklerim. Bir gizemi çözüyorsunuz Siliniş'te.. Bu durum tempoyu bir nebze düşürüyor gibi olsa da benim Siliniş ile alakalı en sevdiğim nokta Gabriel Dean oldu. [Artık 5. kitaptan söz ediyorum. Spoiler vermem gayet doğal karşılanmalı bence.]

Belli bir yere kadar dışarıdan, belli bir yerden sonra da Rizzoli ile ekip halinde çalışmasını okumak çok hoştu. Rizzoli serisi içerisinde yer alan diğer kitaplarda çok yüzeysel değindiği Rizzoli&Dean aşkına, bu kitapta fazlasıyla değinmişti Tess Gerritsen. [Patoloji uzmanımız Isles'ın her kitapta farklı bir abimize gönlünü kaptırıp gözlerine perde indirmesine hiç değinmeden söylüyorum bunları tabii.] İkisinin bir takım olarak işe koyulması, Gabriel'ın Rizzoli'yi korumaya çalışması, -özellikle de Rizzoli'nin kendisinden- ve her ikisinin birbirilerini kaybetmeye dair duyduğu korkular... Okumak istediğim türden bir şeydi. Bu benim için o durağanlığı alıp götürdü, diyebilirim.

Okumanızı şiddetle önerebileceğim yegâne serilerden kendisi, efendim. Özellikle de Cerrah ve Çırak. Dopdolu bir aksiyon ve ensenizde can bulan tüyler ürpertici bir nefes arıyorsanız serinin bu ilk iki kitabına bir şans verin. Rizzoli&Isles ile tanışın ve gerilimin kucağına bırakın kendinizi.

Puanım 4/5.
Gabriel ona doğru eğilerek gözlerinin içine baktı. "Sen o hastanede kapana kısılmışken benim neler hissettiğimi biliyor musun? Bir fikrin var mı? Çok sert olduğunu sanıyorsun. Bir silah kuşanıyorsun ve bir anda Harika Kadın oluyorsun. Ama yaralanırsan kanı akacak olan bir tek sen değilsin, Jane. Benim kanım da akar. Beni hiç düşünüyor musun?" Jane bir şey söylemedi. Gabriel güldü ama sesi bir yaralı hayvanınki gibiydi. "Evet, baş belasıyım ve seni daima kendinden korumaya çalışıyorum.Ama birinin bunu yapması gerek çünkü en kötü düşmanın kendinsin. Kendini kanıtlamaya çalışmaktan hiç vazgeçmiyorsun. ..."
Esen kalın, hoşça kalın.

p.s. Kapak fotoğrafındaki yazıyı yeni fark eden, Phoenix. Bence göz ardı edebiliriz, hı?

19 Ekim 2016 Çarşamba

Kitap Önerisi | Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

Kitap Önerisi | Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

Kuyucaklı Yusuf - Sabahattin Ali

"Bu manasız ve yabancı hayatta bir tek şeye hakikaten sarılmış, hakikaten inanır gibi olmuştu. Bu da karısı idi. Muazzez'in varlığı Yusuf için büyük, boşlukları dolduracak mahiyette bir şey değildi, fakat onun yokluğu müthişti. Onun bu kadar sebepsiz yere, bu kadar insafsızca Yusuf'un hayatından koparılması çıldırtacak kadar acı idi. Hayatında asıl aradığı şeyin Muazzez olmadığını biliyordu, fakat Muazzez olmadan bunu aramaya muktedir olamayacağını sanıyordu."

Kuyucaklı Yusuf, Türk edebiyatının belki de en romantik kahramanıdır. Hayatın ve insanların zalimliği karşısındaki naif duruşu ile bir yandan trajik bir sona ilerlerken, bir yandan da yaşadığı lirik aşk hikâyesinin kahramanı olarak edebiyat tarihinde yerini almıştır.

Sabahattin Ali büyük romanı Kuyucaklı Yusuf'ta lirik ve romantik bir kahramanın yanı sıra, zalim ve ağulu bir taşra portresini bütün aktörleriyle gözümüzde canlandırır.

Merhaba.

Sabahattin Ali okumaya çoğu kişi belki de Kürk Mantolu Madonna ile başlarken ben Kuyucaklı Yusuf ile başlamayı tercih ettim.

Konusunu biliyordum -neredeyse gidişatına kadar- fakat ne olduysa unutmuşum, bilmeden okumuş gibi oldum biraz. Okudukça hatırladım: Aaa, evet! Böyle oluyordu.

Başlıktan da belli olduğu üzere yorum değil, öneri. Sabahattin Ali okumaya başlayın, eğer hala herhangi bir kitabına elinizi dahi sürmediyseniz. Bu kitabı için konuşursam şu an için, bilinmeyen kelimeler var lakin bunun haricinde anlatımı boğan yahut okuyucuyu kıvrandıran bir dili yok Sabahattin Ali'nin. Dönemin siyasi, sosyal ve psikolojik yapısını yalın bir dille okuyucuya aktarma gayesi gütmüş neredeyse.

Kitabın sonunda Ahmet Oktay'ın Kuyucaklı Yusuf'u anlattığı bir yazı yer almakta. Oradaki bir paragrafı işaretlediğim gibi buraya geçirmek isterdim lakin bu kitabın sonunu söylemem olur. Ben buraya sayfa sayısını bırakayım, okuduktan sonra bakmak istersiniz belki diye. (syf. 219-son paragraf)

Kitabın sonu beklediğim gibi olmadı; en çok da bu kısmına sevindim sanırım. Yusuf'un karakterine ve arayışına uygun bir son olmuş zannımca. Çünkü bütün kitap boyunca aslında ne istediğini ve ne olması gerektiğini ince ince işliyor zaten Yusuf sözlerine, hareketlerine, kitabın sayfalarına. Beklemedim lakin okuyunca Evet, dedim, olması gereken buydu.

Sözün özü hangi kitabı ile olursa olsun Sabahattin Ali'nin parmaklarına uzatın ellerinizi. Özellikle ben bu kitapta Yusuf'tan çok şey buldum kendimde. En azından düşüncelerinde. Alın, okuyun. Belki aynı satırlarda kitabı bir saniyeliğine de olsa kapatır, başımızı yukarı kaldırıp cümlenin suratımıza aniden savurduğu gerçeğin soğuğunu hissederiz.

Puana gerek var mı, bilmiyorum. Yine de yazayım: 5/5.

Birkaç alıntıya yer vermezsem olmaz:
Çocuğun bu metaneti orada bulunanların kalbini parçalıyordu. Zaten, bir felakete sükûn ve itidalle tahammül edenlerin manzarası, o felaket için ağlayıp çırpınanların manzarasından çok daha korkunç ve ezicidir. Kuru ve sabit gözlerin arkasında nasıl bir ateşin yandığı; yavaşça kalkıp inen göğsün içinde nelerin kaynadığı bilinmediği için, insan mütemadi bir ürkeklik ve tereddüt içinde üzülür.
...Yusuf kendini de bu muazzam ve yekpare geceye yapışık sandı ve korkuyla ürperdi. Islak ellerini yüzünde dolaştırdı. Kirpiklerinden yanaklarına yağmur suları süzülüyordu. Yaptığı hareketler ona hiçbir yere bağlı olmadığının şuurunu verdi. Hatta yavaş yavaş etrafından ne kadar ayrı olduğunu, ne kadar uzak olduğunu hissetmeye başladı.Bir an için deminkinin tamamıyla aksi olan bir yalnızlık duygusuyla sarsıldı. ... Göğsünün içinde, bu asırlık ağacın kabuğu gibi, yarıklar bulunduğunu sandı ve gırtlağına kadar bir ateşin çıktığını hissetti. Aman Yarabbi, ne kadar yalnızdı...
Konuşmaya ne lüzum vardı? Bütün güzel laflardan ve hoş insanlardan sıkılan bu mahlukları, birbirlerinin sessiz mevcudiyeti, yorgunluk verecek kadar doyuruyordu.
Esen kalın, hoşça kalın.

7 Ekim 2016 Cuma

Kitap Yorumu | Dünyanın En Şanslı Kızı - Jessica Knoll

Kitap Yorumu | Dünyanın En Şanslı Kızı - Jessica Knoll

Dünyanın En Şanslı Kızı - Jessica Knoll

MÜKEMMEL HAYATI MÜKEMMEL BİR YALANDI.

Ani FaNelli, prestijli Bradley Okulu'nda okurken yaşadığı şoke edici ve aşağılayıcı bir olay yüzünden hayatını yeniden inşa etmek zorunda kalmıştı. Şimdi ise cazip bir işi, pahalı giysileri ve yakışıklı, asil bir nişanlısı vardı; elde etmek için çok uğraştığı mükemmel hayata ulaşmak fazlasıyla yakındı.
Fakat Ani'nin bir sırrı vardı.
Geçmişinden gelen ve hâlâ onun peşini bırakmayan, gün yüzüne çıkıp her şeyi berbat etmesi an meselesi olan, özel ve acı dolu bir sır...
Olağandışı anlatımı ve tahmin bile edemeyeceğiniz şaşırtıcı olaylarla dolu olan Dünyanın En Şanslı Kızı, "her şeye sahip olmaya" çalışan birçok kadının yaşadığı dayanılmaz baskıyı gözler önüne sererken, okuru sivri dili ve acımasız hırsı ile korkunç bir gerçeği gizli tutmaya çalışan, düşündüğünüzden çok daha yüce gönüllü bir kahramanla tanıştırıyor.
Ancak sorun şu ki; Ani'nin sessizliğini bozması, uğruna savaştığı her şeyi kaybetmesine mi neden olacak, yoksa özgürlüğünü kazanmasını mı sağlayacak?

Merhaba.

2015'in En Başarılı Çıkış Romanı olarak tabir edilen Dünyanın En Şanslı Kızı kitabını ancak okuma fırsatı elde edebildim. Arka kapak yazısını da okumamıştım, ne anlattığı hakkında da en ufak bir fikrim yoktu. Birçok platformun çoksatarı olunca insan da beklentisini yükseltiyor ister istemez. Ben yükseltmemeye çalıştım.

[Kapağın güzelliğine bakalım mı biraz? Bizdeki çift katlı kapak fikri de çok hoş olmuş, güzel durmuş.]

Ön kapağında People'ın yazdığı bir not yer almakta: "Kayıp Kız ve Trendeki Kız hayranları bu sürükleyici romanı heyecan verici bulacak." Kayıp Kız'ı okumadım ama Trendeki Kız'ı okudum. Kitabın Trendeki Kız ile olay örgüsünün ilerleyişi açısından bir benzerliği bulunmuyor açıkçası. İki kitabın da ana karakteri okuduğumuz diğer kitaplara göre farklı kalıyor, evet. Ama Trendeki Kız'da bir gizemi çözmeye çalışırken Dünyanın En Şanslı Kızı'nda bir sırra ulaşmaya çalışıyorsunuz. [Hoş çok da sırlık bir durum hissetmedim ben kitabı okurken, bilmiyorum. Sır denen şeyi ilerleyen sayfalarda okuyorsunuz zaten. Ne bu sır, Allah aşkına? diye feryat etmiyorsunuz yani.]

Ana karakterimiz TifAni FaNelli (Kendi deyimiyle Ani) her şeye sahip olmaya ve basamakların üst sınırına ulaşmaya çalışan biri. İyi bir işi, iyi bir eş adayı var ve iyi olanaklara sahip. Uzun zamandır olmak istediği yere ulaşıyor fakat herkesin hayatında sorunlar vardır. TifAni'nin de kendisine göre sıkıntıları var. Ve tabii geçmişinden gelen büyük sırrı...

Bu sırrı okuduğum vakit açık söylemek gerekirse TifAni'ye üzülemedim. Evet, tam anlamıyla bunu istememiş olsa da az çok amaçladığı buydu. (Kendi düşüncelerinden yola çıkarak belirtiyorum bu yorumu.) Elbette yaşadığı olayı haklı çıkarmıyor bu. [Sorunlu karakterlere olan zaafımı biri durdursun, lütfen.]

Kitabın sonuna doğru yaşadıklarını ve istediklerini sorguladığında çok umudum olmasa da bir şekilde istediğini yapacağını sandım fakat yapmadı. Daha doğrusu yapamadı. Kitabın son cümlesini okuyup sayfayı çevirdiğimde ufak bir şok yaşadığımı söylemem gerekiyor sanırım. Burada mı bitti?!

Üzerine çok düşünmediğimden genel anlamda beğendiğim bir kitap oldu. Dediğim gibi kitaba başlarken yapılan bu övgülere kulaklarımı tıkayıp başladım. Ana karakterin kafası da kitabı beğenmemde etkili oldu. [Trendeki Kız'ın Rachel'ını sevmediyseniz bir defa daha düşünün bu kitaba başlarken.] Ama bu kadar.

Okuyun diyebilirim lakin ısrar etmem. Bir şeylere değinmeden en çok bu kadarını söyleyebilirim sanırım. Beklentilerinize göre değişir bu kitabı nasıl bulacağınız. Yüksek tutmazsanız okurken az biraz keyif alacağınız, farklı bir karakterin kafasına yerleşebileceğiniz bir kitap olabilir.

Puanım 3/5.

Alıntılara yer veriyor, ayrılıyorum:
...Hemingway, romanlarının sonunu sadece silmek için yazardı, böylece hikayenin güçlendiğine ve okuyucunun o son manevi kısımdaki hayaleti sezeceğine inanıyordu.
Benim Bradley'de öğreneceğim en şaşırtıcı ders olacaktı bu: Sadece nihayet güvende olduğunda çığlık atarsın.
Çünkü yirmi sekiz yaşındaysanız ve Tribeca'da kapısında güvenlik görevlisinin olduğu bir apartmanda yaşıyorsanız, taksiden ayağınızda Giuseppe marka ayakkabılarınızla iniyor, adı Luke Harrison olan biriyle Nuntucket'ta düğün planı yapıyorsanız, basamakları tırmanıyorsunuz demektir. Yirmi sekiz yaşına geldiğinizde bekârsanız ve Nell gibi görünmüyorsanız, elektrik faturanızı ödeyebilmek için aynı ayakkabıları eBay'de satmaya uğraşıyor olurdunuz ve Hollywood sizi anlatan acıklı filmler yapar. 
Hadi esen kalın, hoşça kalın.

28 Eylül 2016 Çarşamba

Kitap Yorumu | Yağmur Yağarken - Lisa De Jong (Rains, #1)

Kitap Yorumu | Yağmur Yağarken - Lisa De Jong (Rains, #1)

Yağmur Yağarken - Lisa De Jong

Hayatım bir gecede sonsuza dek değişti.

Beau benim ilk aşkımdı. Sonra her şey altüst oldu. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Ona nedenini söyleyebilsem keşke. Ama söyleyemem. Hiç kimseye söyleyemem. Ona ne kadar ihtiyacım olduğunun farkında bile değilmişim. Ta ki gidişiyle yapayalnız kalana dek.
Sonra Asher Hunt çıkageldi. Büyüleyici bakışları ve muzip gülümsemesiyle... Herkes ondan uzak durmamı söylüyordu. Oysa onun tek yaptığı beni esir alan acılarımı dindirmekti.
Ben, kaderimin o yağmurlu gecede mühürlendiğini sanıyordum ama Asher bana bunun sadece yeni bir başlangıç olduğunu gösterdi. Beni kurtardı. Bana yeniden umut verdi.

Ama şimdi hayatım bir sır yüzünden bir kez daha altüst olmak üzere...

Merhaba.

Yağmur Yağarken'i bitireli uzun zaman olmuş olmasına rağmen yorumunu ancak girebiliyorum. Zihnimde bazı şeyleri düzene sokmam gerekiyor ve ben bunu hâlâ başarabilmiş değilim. (Çenesi düşmesin diye elini ağzına yapıştırdı.) Konumuza dönelim.

Yağmur Yağarken benim için Schindler'in Listesi'nden sonra çok iyi bir seçim oldu. Kafamı yormayan, taze ve ferah bir kitaptı benim için diyeceğim... ama pek öyle bir kategoriye de giremiyor, karakterin başına gelen olaylardan ötürü.

Arka kapakta yazan şeyleri söyleyen kişi, ana karakterimiz Kate. Sırrından falan bahsediyor ya hani, öyle çok sabırsızlığa sürüklemiyor yazar sizi. Sırrı ile başlıyor kitap. Yani sırrı karakter ile beraber sizin de saklamanız gerekiyor. Ne yaşadığını söylememem lazım sanırım. (Bu spoiler işlerinden hiç anlamıyorum, bana güvenmeyin.) Yani... söylemiyorum. Bir olay yaşıyor ve bunun sonucunda hayatı değişiyor. (Kimse bir şey anlamadı, değil mi? Hah? Devam ediyoruz öyleyse.)

Hanım kızımız bir kafede çalışıyor annesi ile birlikte. Olay yaşandıktan sonra kendi karmaşasında boğulurken en yakın arkadaşı ve ilk aşkı Beau, üniversiteye gitmek için kasabadan ayrılıyor. Ama kız Kal, dese tası tarağı fırlatıp "Eah!" diyecek ve kalacak yani. Kate tabii ki Hayır, diyor, kendi hayatını yaşamalısın. Sonsuza kadar beni düşünemezsin. Çocuğumuzu üniversiteye postalıyor böylelikle. (Hemen öncesinde de bir şeyler söylüyor. Onun da gidişindeki melankolide ve isteksizlikte etkisi var. Höf, ne saçma cümle oldu bu böyle.)

Kızımız kasabada kalıyor ve çalışmaya devam ediyor. Bir gün kafeye bir yakışıklı geliyor ve kızın dikkatini çekiyor. Çekiş o çekiş, daha da kurtaramıyor yakasını. (Diyebileceğim her şey bu kadar sanırım.)

Yoruma gelirsek öncelikle dili çok sade tutmuş bir kitap. Fazla sadeydi, çok dert etmedim kafamı dağıtması için ama yazarın taze bir yazar olduğunu bağırıyor adeta kitap. Eleştiri değil elbette bu.

İlk sahne, açılış bölümü... Sırra ortak olduğumuz kısım. Ne desem yanlış anlaşılmam, bilmiyorum ama çok iyi yazılmadığını düşündüğüm bir sahne oldu. Yüzeysel geldi bana. Hoş, derine girmesini de istemezdim ama... (Yırtınıyorum şu an, beceremeyeceğim sanırım.) Yüzeyseldi, bu kadar. Kızın düşünceleri çok yüzeyseldi bu konu ile alakalı.

Artı bir kısım olarak iki erkekten bahsettim size. İkisinin de hikayede önemi var, sonradan anlıyorsunuz tabii bunu. Başta Asher'a bu kadar hızlı kapılması garip gelmişti bana çünkü, Bu ne hız! demiştim.

Şimdi düşününce...
yine aynı şeyi söyleyeceğim sanırım.

Yazarın Asher'a ve Kate'e yaşattığı sahnelerin anlamını, okuyucuya ne anlatmak istediğini anladım fakat yazarın tam anlatabildiğini düşünmüyorum. Ben anladım çünkü mükemmelim. Yazar penceresinden bakıldığı vakit anlaşılıyor.

İki kitabın karışımı gibi bir kitap. Tabii hangi iki kitap olduğunu söylemeyeceğim çünkü direkt anlaşılır o zaman konusu. O yüzden susuyor, size iki küçük ışık yakıyorum. Okuduğunuz vakit anlamış olacaksınız zaten.

Sonunda duygulandım mı? Evet. Ama zaten duygulanmamam elde değil gibiydi. Sırf bu etkisine bakarak Muhteşem bir kitap! diyemem. Diyemedim de. Bana göre eksikleri olsa da kafamı dağıtmamı sağladı. Her kitabı kendi içerisinde, yerine göre değerlendirmek gerekiyor sonuçta.

Çiğ kalmış bir kitap olsa da verilmek istenen mesaj iyiydi, yerindeydi. Lakin kelimelere iyi yedirilememişti, diye düşünüyorum.

Sözün özü, beklentilerinizi yüksek tutmadan okuyabileceğiniz ve belki de beğenebileceğiniz bir kitap, Yağmur Yağarken.

Puanım 3/5.

Alıntılara yer veriyor ve gidiyorum:
"Bundan sonra..." öpücük. "Yağmur yağarken..." öpücük. "Beni düşün."
Dudaklarını çekip alnını alnıma dayadı. "Ne kadar özel olduğunun farkında mısın?" "Seninleyken farkındayım," diye fısıldadım. Parmaklarını kollarımda gezdirince bütün vücudum heyecanla titredi. "Ben olsam da olmasam da her an öyle hissetmeni istiyorum."
Dün evimden yüzünde bir gülümse olmadan gitmene sebep olduğum için özür dilerim. Bir daha böyle bir şeyin olmasına asla izin vermeyeceğim. Asher
Kuvvetin bana ilham veriyor. Asher
Esen kalın, hoşça kalın.

16 Eylül 2016 Cuma

Kitap Yorumu | Schindler'in Listesi - Thomas Keneally

Kitap Yorumu | Schindler'in Listesi - Thomas Keneally

Schindler'in Listesi - Thomas Keneally

12 DALDA OSCAR ADAYI
EN İYİ FİLM VE EN İYİ YÖNETMEN DAHİL
7 DALDA OSCAR ÖDÜLÜ SAHİBİ

Thomas Keneally'nin Booker Ödülü ve kurgu dalında Los Angeles Kitap Ödülü'ne layık görülen, aynı isimdeki kült filme de ilham olmuş eseri Schindler'in Listesi, Nazi işgali altında Polonya'da yaşayan Yahudileri kurtarmak için hayatını riske atıp SS birliğine kafa tutan ve onları zekası ile alt edip bir şefkat meleğine dönüşen Oskar Schindler'in hikayesini anlatıyor. Bu olağanüstü anlatının gerçek olaylara dayanması okurlara unutulmaz bir deneyimin kapılarını aralıyor.

Merhaba.

Schindler'in Listesi kitabını alıp okuma fırsatını yeni yakalayabildim. Evvelinde filmini izlemiştim zaten. Normalde filmi önce izleyip kitabı ardından okumayı sevmezdim ancak bazı kitaplar için bu durumun çok da kötü olmadığını fark ettim. Bazı kitapların -daha iyi kavranabilmesi adına- önce filmi izlenmeli, sonra kitabını okumalı, diye düşünüyorum artık. Filminin fragmanı için tık tık. Kitabı filmi ile karşılaştırarak yorumlayacağım biraz.

Şimdi kitabın konusu yukarıda yazdığı gibi Nazi yönetiminin kök söktürdüğü yıllarda yaşamış olan Oskar Schindler'ı konu alıyor. Filmde anlatılan -ya da gösterilen demeliyim- Oskar'a ek olarak kitapta çocukluğunu, gençliğini ve ailesini de öğreniyorsunuz. Temelden başlıyor bütün hikaye yani. Yazar varlığını tamamen belli etmiş durumda, biyografik kitap niteliğini taşıdığı için. Yer yer hikayeye yer yer anlatıya dalıyor.

Araştırmalara ve röportajlara dayanarak ortaya konulmuş bir eser Schindler'in Listesi. Schindler Yahudilerinden sağ kalanlar ile görüşülmüş, ortak bir payda üzerine oturan anlatılar ile Oskar'ın ve yanındakilerinin yaşadıkları sunulmuş okuyucuya.

Schindler'i filmdekinin aksine daha iyi anlama fırsatını yakalıyorsunuz. Filmi izlerken Neden bunu yapıyor ki? diye durup düşündüğünüz anların cevabı kitapta yer alıyor. Cömert ve mühendisliğe ilgisi olan biri aslında Oskar. Yaptığı işi bildiğini görüyorsunuz, sadece biraz yardıma ihtiyacı olan biri fabrikayı yürütme konusunda. Burada da devreye Itzhak Stern giriyor zaten.

[Fotoğrafta fazla belli olmuyor ama bölüme giriş sayfalarında arka plana kitabın kapağındaki resim yerleştirilmiş. Çok hoş duruyor.]

Itzhak Stern'in duygularını ve Oskar hakkındaki düşüncelerini de okuyorsunuz kitapta. Bunun dışında Amon Goeth'ün de neden Oskar Yahudiler'e bu denli yardımcı olurken gerekeni yapmadan inisiyatif tanımış bunun cevabını da alıyorsunuz. [Çünkü Oskar'ı gerçek anlamda dostu olarak görüyor.] Harici idam edilmeden evvel tutuklanmasına ve yaşadıklarına da yer vermiş yazar.

Oskar Schindler'ın gölgesinde kalan biri var: Emilie Schindler. Kendisini de unutmamak gerekiyor. Filmde tam yer verilmiyor lakin ama Emilie de fabrikadaki insanlara fazlasıyla yardım etmiş vakti zamanında.

Kraków'dan Brinnlitz'e uzun bir yolculuk tüm kitap. Uzun dediysem gerçekten uzun. Kitabı bir an bitiremeyeceğimi bile düşündüm. Çok ağır ilerliyor kitap neden mi?

1) Sayfa sayısına düşen kelime sayısı normal gibi gözüküyor fakat fazla. Bu da sayfa sayısını yanlış anlamama neden oldu.

2) Bütün karakterlere yer verilmiş. Yani filmde gördüğünüz o elmasları işleyen, kısa bir sahnede gösterilen adamların bile o ana gelene kadar neler yaşadığını öğreniyor, okuyorsunuz. Kitapta anlatılmak istenen şey için yeterli, benim için fazla ayrıntıydı.

3) Haddinden fazla yabancı kelime var. Olmasın, demiyorum lakin okuma hızımı düşüren etmenlerden biri de bu olduğu için söylemek istedim. Almancadan bahsediyoruz sonuçta.

Sözün özü yeterli bir biyografik kitaptı. Dönemin çoğu olayına değinilmiş, çoğu kişinin hayat hikayesine dokunulmuş. Bu kadar detaya gerek duymuyor ve olayların -gerçek anlamda- iç yüzüne inmek istemiyorsanız film yeterli gelecektir, diye düşünüyorum. Keza olayların gidişatında büyük farklılıklar yok. Kitapta neyse filmde de o, birkaç küçük detay haricinde. Onlar da mühim şeyler değil.

Oskar'ın kalbi güzel, yapmak istedikleri güzel. Kitabı okuduktan ve filmi izledikten sonra aklıma takılan en büyük soru şu oldu: Böyle bir geçmişe sahip olan bir millet neden tarihine bakmadan günümüzde böyle eziyetlerin başkahramanı oluyor? Geçmişine bakmayan geleceğinden bir şey beklememeli bana göre.

Haddinden fazlasını söylemek istemiyorum kitap ile ilgili, neyse o. Güzeldi, anlatmak istediklerini iyi bir şekilde aktardı. Anlatmak için çırpınanların kulakları kesik olmasaydı daha çok şey yazabilirdim sanırım. 

Puanım 3/5.

Birkaç alıntı bırakıyor, ayrılıyorum:
"Her kim bir hayat kurtarırsa bütün dünyayı kurtarmış sayılır."
Sonra Oskar konuşmaya başladı. Bu konuşma onun baş döndürücü vaatlerle dolu, ölçüsüz konuşmalarından biriydi. "Geleceğinizi biliyorduk," dedi. "Bizi Zwittau'dan aradılar. Binaya girdiğinizde sizi bekleyen ekmek ve çorbalarınızı bulacaksınız." Ardından neşeyle ve karşısındakilere gururlu bir tavırla güven verircesine "Artık hiçbir şey için endişelenmeniz gerekmiyor. Artık benimlesiniz," diye ekledi.
"... Saatler gece yarısını beş geçeyi gösterene dek sizler için elimden gelen her şeyi yapmaya devam edeceğim. Etraftaki evlere girip onları yağmalamayın. Aranızdaki milyonlarca kurbana yaraşır kimseler olduğunuzu kanıtlayın ve intikam duygusuyla yapacağınız bütün faaliyetlerden sakının."
Esen kalın, hoşça kalın.

6 Eylül 2016 Salı

Kitap Yorumu | Siyah Damar - Tarryn Fisher

Kitap Yorumu | Siyah Damar - Tarryn Fisher


Münzevi yazar Senna Richards otuz üçüncü yaş gününün sabahına uyandığında her şey değişmiştir. Kendisini elektrikli tel örgülerin ardındaki bir kafese tıkılmış ve karların ortasındaki bir eve kilitlenmiş olarak bulan Senna'nın, neden kaçırıldığını öğrenmek için kendisine bırakılan ipuçlarını takip etmekten başka şansı yoktur. Özgürlüğünü geri istiyorsa dönüp geçmişine bakmak zorundadır. Fakat geçmişi aslında hâlâ hayattadır... Ve onu kaçıran kişi de bulunacak gibi değildir. Kurtuluşu pamuk ipliğine bağlı olan Senna, kısa zaman içinde tüm bunların bir oyun olduğunu fark edecektir. Hem de çok tehlikeli bir oyun. Ve sadece gerçek onu serbest bırakabilir.

Merhaba.

Bu kitabı yorumlarken söze nereden başlamam gerektiğini bilemiyorum. Tarryn Fisher ile Love Me with Lies serisi sayesinde tanışmıştım lakin daha tanışmadan evvel bendeki yerini hazırlamış gibiydi çoktan. Beni bu kez de hayal kırıklığına uğratmadı. Diğer iki kitabını da almak için sabırsızlanıyorum.

Detaylı yoruma geçecek olursam kitap dış kapağıyla bile bir başka olduğunu bağırıyor benim için. Kapağa dokunduğunuz vakit bunu hissediyor, baktığınız vakit de fotoğrafın altında yatan anlamı görüyorsunuz. Orijinal kapağından ziyade bizim kapağımızı beğendim. Daha bir karanlık ve ilgi çekici olmuş. Diğer kapaktaki abla pek öyle değildi şahsen.

Kitabı açıp okumaya başladığınız anda koca bir başlık ile karşılaşıyorsunuz: 1 | Şok ve İnkar. Bu şekilde 3 bölüme ayrılmış Siyah Damar. Ardından bütün hikaye Senna'nın ağzından anlatılmaya başlanıyor.

Senna bir gün bir yatakta uyanıyor fakat ne yatak kendi yatağı ne de üzerinde kıyafetler kendi kıyafetleri. Ne olduğunu anlamaya çalışırken takındığı metanetli tavrı ilgimi çekti açıkçası. Kendine ve aklına çeki düzen verdiğinden emin olduğu anda yerde bulunan kapağı odada bulduğu kutunun içerisinden çıkan anahtar ile açıyor; kutunun içinden çıkan diğer şeyler ise çakmak ve bıçak. Senna'mız alt kata iniyor kapağın ardından çıkan merdivenlerden ve bütün odaları teker teker kontrol ediyor, elindeki sıkı sıkıya kavradığı bıçakla. Sonunda bir odaya giriyor. Odanın karanlığa sığınmış köşesinde bir yatak, yatağın üzerinde de dört bir uzvundan bağlanarak ağzı kapatılmış bir adam var. Bu adamın ismi Isaac. Isaac, geçmişinden biri ve doktoru.

Bu anlattıklarımın ardından gelişen çoğu olay bu ikili arasında ve karların orta yerine bırakılmış bir kulübede gelişiyor. Etrafta ağaçlar ve kardan başka hiçbir şey yok. Kim böyle bir yerde kafayı yemez ki? Ve ön kapakta da yazdığı gibi: Sadece gerçek onu serbest bırakabilir.

Şimdi karakterlere inecek olursam Senna'yı sevdim. Özgün bir karakter oluşturmuş Tarryn. Psikolojik açıdan pek de normal olmayan -buna geçmişte yaşadığı bir olay da dahil elbette, ilerleyen sayfalarda ne olduğunu öğreniyorsunuz- bir karakter. Isaac de bir o kadar normal. Bu dediğim, normal tanımına göre değişir elbette. Senna'nın düşünceleri fazla acımasız. Ama hey! Gerçek yapan da bu değil mi?

Cümleler kısa ve net. Uzun cümleler ile yormuyor sizi kesinlikle. Siyah Damar ile ilgili sevdiğim şeylerden biri de bu oldu: Cümleler. Çok güzeller. Genel anlamda içimi burkan -ağlatan değil- yer de çok oldu. Hâlâ hatırladıkça dudaklarım bükülüyor. Senna ve Isaac birbirleri ile iletişim kurdukça geçmişlerine dalıyorlar. Ve benim tek söylemek istediğim şu oluyor: Gerçekten bütün bunları yaşamak zorunda mıydınız?

Bu lanet olası kulübeye neden geldiler? Isaac neden orada? Bütün mesajlar neden Senna'ya varıyor? Bu kişinin amacı ne? Bütün bu soruların cevaplarına iki karakterimiz ile birlikte ulaşmaya çalışıyorsunuz. O kadar çok şey yaşıyor, o kadar çok şey paylaşıyorlar ki... (Phoenix, tamam. Gidip bir köşeye kıvrılacaksın şimdi.)

Psikolojik açıdan fazlasıyla iyi bir kitap olsa da gerilimi biraz düşük. Yok, demiyorum. Geriliyorsunuz kimi yerlerde, evet. Ama daha fazlası olabilir miydi? Ona da evet.

Ama tabii ki de puan kırmamdaki etken bu olmadı.

Şimdi bu kadar yağladım balladım neden bu puanı verdim? (Puan aşağıda.) 5 verirdim, benim için yeterli ve başarılı bir kitaptı. [Dipnot: Bu kitaba başlarken öyle büyük umutlarla başlamayın, Phoenix tavsiyesi. Okurken anlayacaksınız ne demek istediğimi. Spoiler gibi oldu ama ne diyeyim?] Neden bu puan?

Çünkü kitapta beni bir türlü tatmin edemeyen -tatmin olmak için gerçekten fazlasıyla uğraştım- bir nokta vardı ki ne söyleyebilirim ne de söylemeden geçebilirim. Bütün bu tezgâhın kuran kişinin amacı.

Yani...
Bilemiyorum.

Okuyanlardan kimi için mantıklı gelmiş olabilir lakin bana gram gelmedi. Bütün bu plan, gizem, düşünülen ayrıntılar... Hepsi bunun için miydi yani? diye soruyorsunuz. Ben sordum. Neyse. Gerçekten bunu göz ardı edemedim. Üzdün Tarryn. 

Sözün özü -iki saat konuştum bir de sözün özü diyorum- alın, okuyun, kitaplığınızda kesinlikle bulunsun. Okuduğunuz vakit farklı bir tat bırakacak damağınızda. Ama gerçeklere dikkat edin, olur mu? Bu kitapta gerçekler biraz yürek burkabiliyor, aman diyeyim.

Siyah Damar. Siyah Damar. Nedir bu Siyah Damar? Onu da öğreniyorsunuz bu kitapta.

Puanım 4/5.

Alıntı bırakıyor ve köşeme çekiliyorum. Yine bazı sahneleri okur, Neden Tarryn? diye feryat ederim. Bakmayın bu kadar laf ettiğime, böyle bitmesini istiyordum zaten. Çünkü böyle bitmeliydi.


İnsanlar yalan söyler. Sizi kullanır ve yalan söylerler. Ve bunları nasıl sadık olduklarından ve sizi asla terk etmeyeceklerini anlatırken yaparlar. Kimse böylesine bir söz veremez, çünkü hayat mevsimlerden ibarettir ve mevsimler değişir. Değişikliklerden nefret ederdim. Değişim güvenemezsiniz, güvenebileceğiniz tek şey değişimin gerçekleşeceği gerçekliğidir.
"Tüm hayatın boyunca sessiz biri oldun. Tanıştığımızda sessizdin, acı çektiğinde sessizdin. Hayat darbelerine devam ederken sessizdin. Ben de öyleydim, biraz. Ama senin gibi değil. ... Söylemediğin her şeyi duydum. O kadar yüksek sesliydi ki görmezden gelemedim. Sessizliğin, Senna. Sessizliğin çok yüksek sesli."
"Bana bir yalan söyle, Isaac." Parmakları omzumda dolanıyordu. "Seni sevmiyorum." 
"Neden buradasın?" Kısa bir tereddüdün ardından konuştu, "Çünkü sen buradasın."
Esen kalın, hoşça kalın.