Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

8 Temmuz 2017 Cumartesi

Seri Yorumu | Tatlı Şeytan / Tehlike / Hesaplaşma / Cazibe - Wendy Higgins (The Sweet Trilogy)

Seri Yorumu | Tatlı Şeytan / Tehlike / Hesaplaşma / Cazibe - Wendy Higgins (The Sweet Trilogy)


Merhabalar.

Wendy Higgins'i bu seri ile tanıdım ama başka serileri de varmış kendisinin: Unknown (Bilinmeyen) adlı üçlemesi, See Me (Gör Beni) adlı ikilemesi ve yeni kitabını henüz bu sene yayımladığı Eurona adlı ikilemesi. Kim bilir, belki bir gün çevrilir bu kitapları da.

Şeytan ve Melek kavramlarını konu alan bir seri okumadım daha evvel. Yani... sanırım. Hatırlayamadım şimdi. Tatlı serisini ancak tamamlayabildim; 4. kitabı yeni okuyup bitirdim çünkü. Gerçi 4. kitap seriden tamamen bağımsız bir kitap. Ben yine de 4. kitabı okumadan bir yorumda bulunmayayım dedim.

Dıştan içe doğru gidersek kapakları beğenmedim. Neden beğenmedim? Ben kapaklarda manken kullanılmasından hiç haz etmiyorum. Öncelikle hayal gücümü kısıtlıyor. [Benim kafamdaki Kaidan ve Anna kesinlikle bunlar değil.] İkinci olarak da otobüste beni rahatsız ediyor. Ötemdeki berimdeki insanları günahım kadar umursamıyorum, ne düşünmek istiyorlarsa düşünebilirler. Olay benim rahatsız olmam. Elimdeki kitabın bu kadar patlamasını sevmiyorum. Yani, sonuç olarak kapaklarını beğenmedim.

Şimdi Melek dedik, Şeytan dedik. Nasıl var bu kavramlar serinin içerisinde, ondan bahsedeyim hemen. Melekler var, Şeytan (Lucifer) var. Temelde aynı durum var; Lucifer, kovulmuş melek. Ancak kendisi ile beraber kovulan başka melekler de var ve bunlara da Dük diyoruz kitapta. Farklı farklı günahları temsil ediyorlar kendileri. Lucifer'ın kendisi cehennemde oturuyor, Dükler de Lucifer adına iş görüyor yeryüzünde. Bu Düklerin bir de çocukları var: Nefiller. Her biri babasının günahını temsil ediyor.

Melek ve Şeytan dedim ama melekleri o kadar da fazla görmüyoruz seride. Daha çok Dükler ve Nefillerle bizim işimiz. Baş karakterlerimiz Kaidan ve Anna da Nefil. Anna'nın elbette özel bir durumu var ki söylemiyorum. Çünkü pislik yapmak. Yok, maksat spoiler etmeyeyim.

İlk kitapta Anna ve Kaidan'in tanışmalarını, birbirlerini tanımalarını, Anna'nın kendisini ve türünü tanımasını okuyorsunuz. Bunların yanı sıra arka planda dönen büyük bir olay da var tabii. 2. kitapta ana olay daha ön planda, Anna Hanım ve Kaidan Bey'in aşkı paspas altında takılıyor. 3. kitap zaten final kitabı, olay açığa kavuşuyor.

Geleyim beni neyin irite ettiğine...

Tamam, şeytan-melek durumlarında falan sorun yok. İncil'den mi geldiğinden emin olamadığım bir altyapı da var. Ama bunlar tam olarak durumu kurtarmaya yetmiyor. Birincisi, Dükler fazla saf. Baya baya saflar yani, bir haltı düşündükleri yok. Hiçbir önlem, plan yapma durumları falan yok. Zeka desen -bana göre- sıfır. Birileri tehdit mi oluşturuyor? Amaan, yumurta totoya dayanana kadar öyle göstermelik bir şeyler yaparız yea! Sonra da niye böyle oldu, diye düşünürüz. Nasıl fikir?

Peh. Kötü fikir.

İkincisi... uf, bu en sinir bozucusu. Bir kılıç var, tamam mı? Bir işe yarıyor işte bu kılıç, Anna'da duruyor sürekli. Kılıcı da sadece kendisi kullanabiliyor zaten. Ama kılıcın şöyle bir durumu var ki kullananın saf olması lazım. [Yani temiz olması lazım, salak değil. Öyle olsaydı muhtemelen Dükler kullanabilirdi.]

Ve.

Sırf bu durumdan dolayı sevişmiyorlar. Şimdi Sevişmeseler ne olacak? Sevişmelerini mi bekliyorsun sanki? diye düşünebilirsiniz. Olay sevişme değil zaten. Olay şu ki sevişme raddesine gelene kadar her haltı yiyip sonrasında Ah, olmaz! Kılıç! denmesi...

E beş dakika önce çocuğun ağzını yiyip bitiriyordun neredeyse?

Ama yok masumiyet o değil. O olmasın da kalanı sorun değil. İki karakter de böyle düşünüyor, Kılıç ne düşünüyor bilmiyorum. Kılıç da böyle düşünüyorsa ona da yuh yani. Son kitapta bir şey olacak, o zaman sorun kalmayacak. Hâlâ Ama? diyor çocuk. Kılıç?

Öf, yemişim kılıcınızı ya.

Masumiyet anlayışınıza çomak sokayım yani.

Huh. Neyse.

Daha ne diyebilirim artık, bilmiyorum. Alın, der miyim? Okumak istediğiniz şeye göre değişir. İyi bir romantik seri miydi? Evet, okunabilir düzeydeydi. İyi bir fantastik seri miydi? Hayır, bana göre değildi. Daha zeki bir kurgu beklerdim ben, yazık olmuş biraz.

Siz ne bekliyorsunuz bu seriden?

Kurgu bekliyorsanız almadan önce kısa bir an daha düşünün, derim.

Puanım 5/10.

Alıntıları serpiştiriyor, ayrılıyorum, demek isterdim ama serpiştirecek alıntı falan bulamadım koca seride. Yani öyle kayda değer bir cümle falan hatırlamıyorum şu anda, okurken de işaret koymamışım zeki ben. Geri dönüp dört koca kitabı da incelemek gözümü korkuttu. Yani... alıntı yok. Nevi şahsına münhasır bir anlatımı da yok zaten, klasik genç yetişkin tarzı kitap cümleleri. [Kendimi haklı çıkarmak adına söylemem gereken sözler, enter.]

Esen kalın, hoşça kalın.

22 Nisan 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu | Audrey'yi Bulmak - Sophie Kinsella

Kitap Yorumu | Audrey'yi Bulmak - Sophie Kinsella


Merhabalar.

Alışverişkolik Serisinin ÇokSatar Yazarı'nın ilk gençlik romanı Audrey'yi Bulmak karşınızda. Ta-ta-ta-tam. Sophie Kinsella'nın Alışverişkolik Serisi'ni okumadım, okumayı da düşünmüyorum şu an için. Fakat Bir Alışverişkoliğin İtirafları filmini izledim, bundan yıllar önce. 2 kere falan izlemiş olabilirim, öyle hoşuma gitmişti film. Audrey'yi Bulmak kitabını elime alıp aynı isimle karşılaşmış oldum yıllar sonra.

Böyle kapağından, renklerinden bile tatlı bir şeyler okuyacağınızı anlıyorsunuz ilk bakışta. Evrenin Ötesi serisinin son kitabını bir ay elimde süründürünce -bunun kesinlikle kitap ile bir alakası yok- Reading Slump denen zıkkımdan beni kurtaracak bir kitap okumalıyım, dedim. İyi ki de demiş ve bu kitabı seçmişim. Böyle asılarak çıkardı beni o kuyudan.

Ana karakterimiz Audrey ve kendisinin "minik" birkaç sıkıntısı var. Sorunu: Sosyal Anksiyete Bozukluğu. Ama kitap size bunu tıbbi adıyla söylemiyor ya da muhabbet içerisinde falan vermiyor. Sadece durumu anlatıyor ve bariz zaten, öyle çok da üzerinde düşünülmesi gereken, abidik gubidik isimli bir hastalık olmadığını anlıyorsunuz. [Şu an 6 yıllık eğitimime abidik gubidik dedim ya, daha ne konuşsam boş sanırım.]

Audrey'yin bu sorununu ne denli iyi yansıtmışlar, bilemiyorum. Çünkü sıkıntıları tam anlamıyla yaşamadan bilemezsiniz. Ama beni irite etmedi, saçma da gelmedi. Olayın gerçek belirtilerinden ve sonuçlarından sıyrılarak bakacak olursam da iyi işlenmişti, diyebilirim. Bütün süreci iyi vermişlerdi. Kimi Ne yani, çocuk mu düzeltti onu? Kendi kendini kurtaramıyor muydu? falan diyebilir, bu şekilde düşünebilir, bir şey diyemem. Ama iyileşme süreci her şekilde kişiye bağlı zaten. Bazen küçük bir fitil gerekiyor bunun için, o kadar. [Ben de sanki varsayım yapıyorum... Goodreads'te yazmış biri, bu ne böyle, diye. Ben de ona dolaylı yoldan şey ediyorum işte. Şşş.]

Zaten kitabın ciddiye alınma derdi yok gibi geldi bana.

Okuyucuya bu psikolojik sıkıntının dipsiz kuyularını, sebeplerini, sonuçlarını öyle derin derin anlatmaya çalışmamış. Herkesin günlük hayatta hissedebileceği anksiyeteyi okuyorsunuz en nihayetinde. Böyle bir hastalığınız olmayabilir lakin Audrey'yin hissettiklerinden bazılarını siz de hissediyorsunuz zaten günlük yaşantınızda.

Kitabın ön planda olan özelliği: Absürtlüğü. Normal bir absürtlük olarak da tanımlayabilirim aslında.

Çok güncel bir kitaptı çünkü.

League of Legends göndermesinden -sanırım, benim aklıma direkt LoL geldi- oyun bağımlılığına, haberlere inanma alışkanlığından ebeveyn problemlerine kadar güncel olan her şeye değinmiş, Kinsella. Kurgunun içerisine girip kabul görmeyi beklemiyorsunuz yani. Fazla tanıdık bu aile, hemen oturma odanızda oturuyorlar kendileri. [Belki daha sakin olanları.]

Sözün özü, gerçekten eğlenebileceğiniz, bir çırpıda okuyup bitirmek isteyeceğiniz bir kitap arıyor, Reading Slump denen meretle boğuşuyorsanız en yakın kitapçınızdan ISRARLA isteyiniz. Ya da en yakın kitap alışverişi sitenizden. Çıtır çerez, tatlı mı tatlı bir kitaptı kendileri.

Puanım 4/5.

Alıntılar:
Aman Tanrım. Annem delirdi. Normal anne deliliği değil. Ciddi ciddi delirdi. Normal anne deliliği şöyle bir şeydir:Annem bir gün durup dururken, "Daily Mail'de bir glütensiz diyet okudum.Hadi hep birlikte onu yapalım," der ve üç tane glütensiz ekmek alıp gelir. Tadı öyle iğrençtir ki içimiz almaz. Ailece greve gideriz ve annem sandviçini çiçek tarhına saklar. Bir hafta sonra glütensiz diyet unutulur gider. Ama bu seferki çok farklı. Ciddi ciddi delilik.
Annem artık LOC'un ne olduğunu biliyor. Ve Kofi Annan'a göre "Bilgi güçtür." Fakat Leonardo da Vinci'ye göre de "Bağrışmanın olduğu yerde gerçek bilgi yoktur," ve bu bizim eve daha çok uyuyor. (Lütfen benim öyle çok okuyan biri olduğumu falan sanmayın. Annem geçen ay bana bir aforizmalar aldı, televizyon izlerken arada sayfalarını karıştırıyorum.)
Ama cümlenin ortasında susmak insanların yapabileceği en kötü şey. Tam anlamıyla pasif agresif çünkü söyleyecekleri hiçbir şeye itiraz edemiyorsunuz. Söyleyeceklerini düşündüğünüz şeylere itiraz etmeniz gerekiyor. O zaman da inkar ediyorlar. Cümle Ortasında Susma Kraliçesi annemdir. Yani bunda resmen bir uzman. Alın size son zamanlarda yaptıklarından bazı örnekler... (...) 2. ANNE: Sana yüz yıkama jeli aldım. Bak, özellikle genç cilt tipine uygunmuş. BEN (etiketi okuyup): Problemli ciltler içinmiş. Sence benim cildim problemli mi? ANNE: Tabii ki hayır, tatlım. Ama kabul etmelisin ki bazen biraz... Cümle Ortasında Susma. BEN: Ne? Kötü mü? İğrenç mi? Kafama poşet geçirip mi dolaşmalıyım? ANNE: Aşırı tepki gösterme, Audrey. Öyle demeyecektim.
Evde yatağıma uzanıyorum. Hiç kıpırdamadan yatıyorum. Ev sessiz, perdeler kapalı ve kulaklıklarım takılı. Üç saat boyunca öylece kalıyorum. Bazen kendimi bir telefon gibi hissediyorum ve şarj olabilmemin tek yolu bu. Dr. Sarah vücudumun bir tür adrenalin roller-coaster'ında olduğunu söylüyor. İşte bu yüzden mutlak bir stres halinden mutlak bitkinliğe geçiyormuşum. Arası yok. 
Esen kalın, hoşça kalın.

17 Nisan 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu | Golem ve Cin - Helene Wecker

Kitap Yorumu | Golem ve Cin - Helene Wecker


Merhabalar.

Golem ve Cin, Goodreads'te yer alan 4.1 ortalamayı hak eden, beklentilerimi karşılayan bir kitaptı benim için. Şu an kara kara neyi nasıl yazacağımı düşünüyor olsam da bir şekilde yazacağım. Temel olarak Musevilikteki Golem ile Hristiyanlıktaki Cin'in birbirleriyle ve insanlarla olan ilişkilerini işleyen bir kitap kendisi. [Adını ilk duyduğumda dinimizde yer alan Cin kavramını ele aldığını sanmıştım tabii, tam olarak öyle değilmiş.] Çoğu şeyde olduğu gibi bu meselede de farklılıklar yer alıyor zira bizim bildiğimizden biraz daha farklı bu Cin.

Golem, işlevine göre oluşturulan kilden varlık; en basit tabiriyle bunu söyleyebilirim. Adı, Havva. Musevi kültürünün efsanelerinden biri. Cin'e gelirsek kendisinin şekli yok, çölde yaşamını sürdürüyor, çoğunlukla yalnız takılıyor. Kendi türü ile arada sırada iletişime geçiyor. Adı, Ahmed. Demir, en azılı düşmanlarından. Bu tarz özellikleri var işte kendisinin, diğerlerini söylemeyeyim.

Kitaba gelirsek Golem ve Cin karşılaşana kadar kitabın üçte birini bitiriyorsunuz neredeyse. En başta ikisinin de hayatlarını, mücadelelerini ayrıntılı olarak okumak hoşuma gitse de bir süre sonra Öeh! diye isyan ettim. [Baya iğrenç isyan ediyormuşum yalnız. Sabırsız biri olduğum anlaşılmıştır artık sanırım?] Golem ve Cin'den çok yan karakterleri okudum kitap boyunca. Tamam, her birinin önemi vardı, hiçbir karakter boşa oluşturulmamıştı. Ama 640 sayfa olunca da içim bayıldı be kardeşim.

Kitabın detaylı işlenmesinden şikayetçiymişim gibi oldu böyle söyleyince de lakin öyle değil. Fazla detay vardı, bu kötü bir durum değil. Sadece yoruldum okurken. Ama dediğim gibi hiçbir bilgi, hiçbir cümle, hiçbir olay boşa gitmiyor. Bu dediğim kenarda köşede dursun.

Karakterler... Kitapta bir karakter var, Allah affetsin suratına kürekle girişmek istedim; yalan yok. Ben kurgusal karakterlerin haddinden fazla meraklı olanlarını sevmem, tiksinirim baya kendisinden. Böyle gidip başka karakterin işine burnunu sokar, çomak sokar... sokar da sokar yani. Hah, bu karakter de öyle. Öf, aklıma geldikçe deli oluyorum. Kitabı okurken kanser etti beni. Kitapta baya bir yer ediniyor kendisi. [Kitap onun için yazılmış neredeyse.] Olmasa muhteşem olurdu benim için ama öyle de olmazdı tabii, biliyorum. Maalesef her gıcık olduğum karakteri bir köşeye fırlatamam. Hem bu kadar sinir olduysam yazar iyi bir iş çıkarmış demektir. O da alıp kundaklara sarayım diye oluşturmadı o mendeburu. Höf, kundağı batasıca. [İyi kustum ne varsa, okur okur rahatlarım artık.]

Cin'e bayıldım. Cin'in çalıştığı dükkandaki patronu Arbeely ile olan ilişkisine bayıldım. Olayları ve karakterleri biraz da olsa günümüze yakınlaştıran Ahmed'di bence. Çünkü diğer türlü 19. yüzyılın New York'unu ve insanlarını okuyorsunuz. Golem, yani Havva da tabiatına uygun olarak hafif soğuk bir karakterdi. Ahmed'de ahlak namına pek bir şey bulunmazken Havva, Ahmed'in tam zıttıydı. Ya aslında çoğu bakımdan birbirlerine taban tabana zıt karakterlerdi, en güzel olan yeri de burası. Bu iki zıt karakterin nasıl birbirlerini kabullenip bağlandıklarını okuyorsunuz.

Wesley Allsbrook [Bu muhteşem çalışmayı da bulunca hemen kaptım, paylaşayım dedim. Daha güzel çizilemezdi.]

Fantastik kurgu seviyorsanız şüphe duymadan alıp okumanızı tavsiye ederim. [Alır da okursanız finalde falan bir de siz tükürün o mendeburun suratına, olur mu? Teşekkür ederim.] Fantastik bir dünya haricinde dinsel sorgulamalara, ahlaka, iyiye kötüye, kadere de değiniyor kendisi. Sadece efsanelerini almamış, Helene Wecker. Temelinde yatan ne varsa toplamış öyle yazmış. 3 büyük dini içeriyor bir şekilde.

Hadi bir küçük bir bilgi vereyim, bilmeyeniniz varsa diye. Golem ve Cin'in 2. kitabı 2018'de geliyormuş. Adı da Demir Sezonu olarak geçiyor. 1. Dünya Savaşı döneminde geçiyormuş, Havva ve Ahmed'in hikayelerinin devamı niteliğindeymiş. Kendi türlerinden diğer varlıklarla karşılaşıyorlarmış fakat artık insanlar ile olan yakın bağları onları değiştirmiş, bunu fark ediyorlarmış. Goodreads'te kitabın açıklama kısmında yazan bu. Nasıl bir şey çıkacak ortaya, merak konusu. Beklemedeyiz.

Puanım 4/5.

Alıntılara geçelim:
Titremeye başlasa da aldırış etmiyordu. Döndü ve suyun kenarında yükselen şehre baktı. Gökyüzüne değen muazzam dikdörtgen binalara ve kusursuz cam bölmelere sahip pencerelere baktı. Kervandaki adamların anlattığı Şam ve Kudüs gibi büyüleyici şehirlerin de New York kadar şaşırtıcı ve dehşet verici olup olmadığını düşündü. Ölümcül bir okyanusla çevrili, hiç bilmediği bir yerde mahsur kalmış ve zayıf, kusurlu bir bedenle kısıtlanmış gibi görünse de en azından keşfetmeye değecek bir şehirdeydi artık.
Yağmur şehri değiştirmişti. Kaldırımlardaki pislikler temizlenmişti, berrak su birikintilerinin üzerine gaz lambalarının yansıması vuruyordu. Gerilmiş tentelerin üzerini gürültüyle döven damlalar oluklardan şelale gibi dökülüyor, neredeyse bomboş olan caddelere karışıyordu. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Gidecek bir yeri olmayan evsizler, yeraltındaki viranelere ve apartman girişlerine sığınmıştı. Cin ise New York'un sokaklarında tek başına koşuyordu.
Sokaklardan birinin aşağısından gelen tuhaf bir ışıltı çarptı gözüne. Havada süzülen bir ışığa benziyordu. Heyecanla olduğu yerde dikilip baktı. Işık ona doğru geliyor gibiydi. Biraz yaklaşınca bunun ışık değil, bir erkeğin suratı olduğunu fark etti. Kendisinden bile uzun boylu, şapkasız bir adamdı. Kısacık kesilmiş siyah saçları vardı. Yüzü ve hatta elleri bile tülle örtülmüş bir lamba gibi sıcacık bir ışıkla parlıyordu. Golem gözlerini ondan alamıyordu.
Cin "Bana öyle bakıp durmana gerek yok" dedi kesik bir sesle. "Merak etme, ölmeyeceğim." "Neden şapka giymiyorsun ya da yanında şemsiye taşımıyorsun?" "Çünkü ikisi de beni deli ediyor." "Bütün cinler senin gibi böyle dik kafalı mı olur?" Cin gülümsedi. "Çoğu böyledir. 
 (...)"Onu bir daha hiç göremeyeceğim için üzülüyorum" dedi Golem. "Zaten çok az kişi tanıyorum, onlar da bir bir yanımdan ayrılıyor. Sanırım hayat böyle bir şey." Öyle içten söylemişti ki bunu, "Olsun" dedi Cin, "bak, benim bir yere gittiğim yok."
Esen kalın, hoşça kalın.

10 Nisan 2017 Pazartesi

Seri Yorumu | Şeftali Kokan Bir Yaz / Sırlar / Bir Aşk - Jodi Lynn Anderson (Peaches Serisi)

Seri Yorumu | Şeftali Kokan Bir Yaz / Sırlar / Bir Aşk - Jodi Lynn Anderson (Peaches Serisi)


Merhabalar.

Şeftali serisini zamanında görmediğim platform kalmadı muhtemelen. Her yerde görünce insanda "Bu güzel!" ve "Bunu almalıyım!" psikolojisi gelişiyor ister istemez. En azından kitaplarda. Ben de Şeftali serisini böylece almış bulundum. Geçtiğimiz Aralık ayında okumaya karar verince de bir ön yargı oluştu bende nedense; Ben bu seriden o kadar hoşlanmayacağım muhtemelen, diye. Ardından seri ön yargımı buldozerle falan yıktı. Şu anda da 2016 Hatırlanacaklar Listemde üst sıralarda yer alıyor. [Ve hayır, öyle bir listem yok.]

Ya... öncelikle, serinin kapak tasarımlarının muhteşemliğinden bahsedebilir miyim? Of, orijinal kapaklar olsa muhtemelen daha az ilgi çekerdi. Gülşah Alçın Özek efenim, kapak tasarımını yapan kişi. Çok da güzel çizimleri var kendisinin zaten; ismini yazarak bulabilirsiniz çalışmalarını. Sadece bahsetmezsem ayıp edermişim gibi hissettim, özellikle de kitapları elime aldığım her seferinde çizgilerine kadar incelediğimi düşünürsek.

Bize 10 yıl sonra gelmiş olsa da kendisi eski bir seri aslında. [2010 yılında İlyada Yayınları tarafından basılmış Şeftali Bahçesinin Sırrı diye bir kitap daha var lakin ne anlattığını bilmiyorum.] Yazar genel olarak fantastik çocuk kitapları yazmış olsa da değindiği çok tür var: hayaletler, peri masalları, ejderhalar... Bu türdeki kitaplarını bilmem ama Şeftali serisinde benim için iyi bir iş ortaya koymuş. [Evde kara kara düşünüyor, değil mi? Phoenix beğendi mi acaba? diye. Püf.]

Arkadaşlıktan aşka, aile ilişkilerinden kişisel gelişime... her şey vardı bu seride. Bu kadar dolu olacağını ve bu doluluğun da boş olmayacağını beklemiyordum ben. 3 şirin kitaba hayatın çoğu gerçeğini sığdırmıştı Anderson. Güllük gülistanlık bir evrenden ziyade her gün karşılaşabileceğiniz olaylara indirgenmiş bir evrendi barındırdığı. 3 ayrı kişilik, 3 ayrı hayat var seride. Birinden birine yakın hissediyorsunuz bir yerde, yahut birkaçında buluyorsunuz kendinizi. [El kaldırıyorum, Murphy. Teşekkürler.]

Murphy, Leeda ve Birdie... Şeftali serisinin ilk kitabında -Şeftali Kokan Bir Yaz- bu 3 karakterin aslen bir araya gelişini okuyorsunuz. Aslen diyorum çünkü birbirlerini tanımıyor değiller. [Murphy ve Leeda aynı dersleri alıyor, Birdie ve Leeda da kuzen.] Ama yakın değiller birbirlerine. Murphy bir ceza, Leeda da zorunluluk sonucu Birdie'nin bulunduğu şeftali bahçesinde geçirmek zorunda kalıyorlar yazlarını. [Ya da sömestr tatillerini. Hatırlamıyorum şimdi, bakmaya da üşendim.] Böylece başlıyor hikayeleri. [İlk başta Ne kadar çabuk kaynaştılar yahu, diye düşündüm fakat sonradan fark ettim ki 3 ayı aynı yerde geçiriyorlar. Ne çabuk dediğim de ilk kitabın sonuna doğru falan. Benim çabuk kavramım...]

İlk kitap tanışmalarını, birbirlerinin sınırlarını keşfetmelerini, birbirlerini bulmalarını, kenetlenmelerini ve aldıkları darbeye rağmen doğru olanı yapmaya çalışmalarını; ikinci kitap -doğum sancısı gibi- arkadaşlıklarının sancılı sürecini; üçüncü kitap da aşk hayatlarını düzene sokmalarını anlatıyor. Tabii bunlar haricinde başka birçok noktaya da değiniyor. 3. kitap sadece aşkı anlatmıyor mesela... Gibi.

Seri ile alakalı ne söylesem spoiler olmayacak çünkü öyle büyük olaylar yok seride. Sır mır falan diyor ama öyle büyük bir sır da yok. Kitap da çok durağan, eğer merak ediyorsanız. Seri ile alakalı en çok sevdiğim şey de bu işte: durağan. Seriyi okurken rahat bir nefes alıyormuş gibi hissettim, üç karakter de günlük hayatımdan tanıdığım insanlarmış gibi geldi. Yormadı beni seri, yani.

Beklentinizi büyütüp başlamayın seriye kesinlikle. Kitapları elinize aldığınızda şeftali bahçelerine doğru yapacağınız bir yolculuk olacak ve şehrin gürültüsünden ve boğuculuğundan uzaklaşacaksınız. Çünkü şahsen ben bunaldığım vakitlerden birinde seriyi tekrar baştan okumayı planlıyorum.

Aksiyon, ihanet, dram gibi duyguları üst noktada yaşamak istiyorsanız birkaç adım geri çekilin ve bir kez daha düşünün. Çok fazla bir şey beklemedim seriden fakat umduğumdan fazlasını verdi bana. Teşekkürler, Anderson.

Birkaç alıntı bırakıyor, kaçıyorum:
Eski arkadaşlarımla takılmaya başladım ve hiçbiri bana senin yaptığın gibi kazık atmıyor, hatalarımı yüzüme vurmuyor ve bazen ne kadar da takıntılı bir kas kafa olduğumu söylemiyor. Hepsi kusursuz olduğumu düşünüyor. En azından bana söyledikleri bu. Ama bu çok sinir bozucu. Yine de sen de çok sinir bozucu olabiliyorsun. (...) Yine de seninle eski arkadaşlarım arasındaki fark şu ki onlar boktan şeylere önem veriyorlar. Ama sen her şeye rağmen yalnızca bana inanıyorsun. Şeftali Kokan Bir Yaz
 Etraf görünmeyen çiçeklerin kokusuyla dolup taşıyordu. Patika çalıların arasında bir görünüp bir kaybolurken Murphy temiz havayı derin derin içine çekti. Sonunda Darlingtonların evinin yan tarafına uzanan dar, toprak bir yola çıktı ve yolun sonunda tellerle çevrilmiş ufa, boş, tuhaf bir toprak parçası gördü. Murphy tellerin etrafında dolanıp yapraklara dokunarak farklı tür ve biçimleriyle hangi bitkinin hangi gövdeye ait olduğunu inceledi. Burada gül ağaçları, açelyalar ve şakayıklar vardı. Henüz hiçbiri çiçek açmamıştı. Japonsarmaşıkları ve asmalar çiçekleri boğuyordu. Burası insanın kâbuslarında göreceği türde bir bahçeyi andırıyordu. Şeftali Kokan Bir Yaz
Yaz mevsimi şöyle bir şeydi; göle balıklama atlamak, çimlerin üzerine ıslak saçlarla uzanmak, L. C. S., B. D., M. M. olarak isimlerinin başharflerini manolya ağacına kazımaktı. Yaz mücevherler gibi yeşil ve bir kadife parçası kadar yumuşak olan Darlington meyve bahçesinin onların çevresinde sanki son kez yaşanıyormuşçasına omuz silktiği mevsimdi. Şeftali Kokan Sırlar
Birdie her ilkbahar olduğu gibi şeftali bahçesinin yeniden uyanıp canlanmasını izledi. Bitkiler o denli hızlı büyüyorlardı ki neredeyse hareketlerini seyretmek mümkündü. Her yol olduğu gibi, önce şeftali çiçekleri açmaya başlar ve meyve bahçesini tülden pembe bir elbise gibi sarmalardı. Binlerce minik taç yaprağı önce esen meltemle titreşti, ardından da aynı hızda gözden kayboldu. Çiçekler sadece kılıflarını ve bu kılıfların ucunda beliren minicik sert şeftalileri bırakarak ayrılmışlardı. Şeftali Kokan Sırlar
Murphy gözlerini devirdi. Eric, Leeda'nın Murphy'den hoşlanan birkaç arkadaşından biriydi. Murphy neden olduğunu bilmiyordu. Üstelik Murphy, Eric'ten hoşlanmayan dünyadaki tek kişi olabilirdi. Birdie bunun sebebinin Leeda'nın ona, Murphy'ye gösterdiğinden daha fazla ilgi göstermesi olduğunu söylüyordu. Ama Murphy öyle düşünmüyordu. Bu, onun sürekli Leeda'nın saçları ıslanmasın diye yolunu değiştirip ona şemsiye taşımasıyla ya da sürekli Leeda'yı kendisi için taksi çağırmasına bile gerek olmadığına inandırmasıyla alakalı bir şeydi. Bu, çok sinir bozucuydu. Şeftali Kokan Bir Aşk 
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Kitabın şeftali koktuğundan bahsetmeme gerek yok sanırım? Baya oldu ve hâlâ aynı şekilde kokmaya devam ediyorlar. Mis.

19 Mart 2017 Pazar

Seri Yorumu | Evrenin Ötesi / Bir Milyon Güneş / Dünyanın Gölgesi - Beth Revis (Across the Universe Serisi)

Seri Yorumu | Evrenin Ötesi / Bir Milyon Güneş / Dünyanın Gölgesi - Beth Revis (Across the Universe Serisi)

Merhabalar.

Evrenin Ötesi serisi Migros ya da Carrefour'da denk geldiğim, Aaa, Uzay! diyerek saldırdığım ve 2. kitabını uzun bir süre bulamadığımdan henüz okuma şerefine nail olabildiğim bir seriydi. Başlamadan hemen önce tereddüte düşmüştüm.

Ne kadar iyi olabilir ki? falan diye düşünmüştüm.

Bitirmeden de rahat edemem, gidecek bütün zamanım, diye üzülmüştüm.

Seri beni bir güzel tokatladı.

Her bir kitabı 10 liradan tüm seriyi 30 liraya aldım ve 30 liralık bir kitabın veremeyeceğini verdi bana. Şimdi çılgınlar gibi bilim kurgu türünde kitapları okumuyorum, maalesef ki bu utanç duyulacak bir şey benim için. Yakın zamanda alıp okuma fırsatını elde edebilirim umarım. Çünkü seviyoruz.

Hal böyle olunca kıyaslayabileceğim kitabım da olmamış oluyor. Mutlaka kat kat iyi yazılmışları vardır. Ben seriyi kendi içerisinde değerlendireceğim yine.

Dıştan içe gelirsek kapakları beğenmedim. İlk kitap orijinale göre hazırlanmış olsa da kapaklar arasında bir bağ da kuramadım tasarım olarak, ilgi çekici de gelmedi. Türü olmasaydı belki elim bile gitmeyebilirdi. [Pü, dış güzelliğe bakar oldum şimdi de.]

Kitabın konusunu destan gibi yazmışlar zaten, ben de bir şeyler ekleyerek bütün kitabı anlatmış olmayayım. Kısım kısım yorumlayacak olursam ana karakterleri de, yan karakterleri de beğendim. Çoğu yerinde ve tadında işlenmişti kurgu içerisinde. Ana karakterleri özellikle, yaşlarına göre fazla olgun bile buldum. Çocuğun o liderlik vasfını bünyesinde dengede tutamayışı, kızın ailesi için hissettiği kararsızlıkları... falan filan. Karakterler kitabı bu denli beğenmiş olmamın ilk unsuruydu zaten.

Olaylar yer yer Yok artık! dedirtse de güzeldi, bana batmadı. [Bazıları hâlâ kafamda şüphe oluşturmuyor değil. Fizik okuyor olsaydım gelişine sallardım buraya. Ama okumuyorum. Yaralıyım, yaklaşmayın.] Seri çok hareketliydi bir kere. Karakterinizle iki saniye dahi olsa nefes alamıyorsunuz. Sürekli bir kaos, curcuna, sorun... [Kitap 2 kişi arasında değişiyor bu arada, bölüm bölüm. Amy ve Çırak ağzından anlatılıyor.]

Yazarın twistler ile bir sıkıntısı olduğunu düşünüyorum yalnız. İlk kitapta yapmak için uğraştığı twisti, üzerinde biraz düşünseniz hemen buluyorsunuz. 3. kitapta zaten diyor ki: "Merhaba güzelim, ben bir twistim!" Sadece twist üzerine yaptığı twisti ekstradan düşünmeniz gerekebilir. O kadarı da olsun zaten artık, düşünmeyin bir zahmet. [Abidik gubidik, twist twist.]

En önemlisi de türüne uygun olarak sistemi sorguluyordu. Yönetim sistemlerini, en iyisinin hangisi olması gerektiğini... daha da önemlisi en iyisinin olup olmadığını. Yönetim sistemini ve devleti bu denli sorguluyor olmasını çok sevdim. Bana göre olması gereken şekilde temelini sağlamlaştırmıştı. [Ayrıca bu tarz bir seri yazıyorsanız -bana göre- bazı şeyleri göze almanız gerekir. Refaha kavuşmanız için birçok şeyden vazgeçmeniz ve bir çok şeyi kaybetmeniz gerekir. Varmaları gereken yere varmaları gereken şekilde vardı, Godspeed tayfası. Yazılması gereken şekilde yazmış, Beth Revis.]

Ve hoş bir rastlantıdan da bahsedeyim hemen. Serinin son kitabını, Dünyanın Gölgesi, bir ayda falan bitirdim. Derin bir Reading Slumpa girmiştim çünkü. Eöh! Yeter artık bitsin şu seri, diyerek kitabı bitirdiğim günün akşamı sinemaya gittim. Passengers. Ya benzerlikler o kadar tatlıydı ki filmin kendisine odaklanmayı unuttum. Aaa, şurasının benzeri vardı kitapta! Aaa, burası da aynıydı! derken bir baktım, film bitmiş zaten. [Tek böyle düşünen de ben değilmişim bu arada. Bknz: Google.]

Fakat filmin senaryosu 2007'den belliymiş diyorlar, falan filan.

Beth de Tamamen tesadüf, diye cevap vermiş.

Ben de... Yok, ben bir şey demiyorum.

Neyse. Film konusunu da bir kenara bırakıyorum, çünkü film söylentisi falan yok ortada. Olsaydı iyi mi olurdu? Belki olabilirdi. Olmasa daha iyi olur belki. Saçma sapan bir şey çıkmasındansa hiçbir şey olmaması daha iyi muhtemelen. Kendisi de şöyle bir cevap vermiş zaten:

"I'd love it! And I'd insist that they keep the character's ethnicities the same...but I would also know that once the author signs away her film rights, she has no real say in what happens to the movie." ["Bayılırdım. Ve karakterlerin etnik kökenlerini aynı tutmaları konusunda ısrar ederdim... ama aynı zamanda yazarın film haklarını imzalayınca filme ne olacağıyla ilgili gerçek bir söz söyleme hakkına sahip olmadığını da biliyorum."]

Durum bu kadar rahatsız edici işte.

Bilim kurgu ile aranız ü-üf berbatsa başlamanız için iyi bir seri olabilir, Evrenin Ötesi serisi. Çünkü sadece bilim kurgudan oluşmuyor; aksiyonu bol, aşkı bol, gerginliği bol. Bir tarafından yakalar herhalde sizi. Ben okuduğum için kesinlikle iyi hissediyorum kendimi. İleride daha iyilerini okuyabilmem dileğiyle diyeyim o zaman. [Kitaplar bitmiyor, para yetişmiyor, azizim.]

Son olarak size Godspeed modellerinin bulunduğu siteyi bırakıyorum. [Of, Revis, neler neler!] Şuraya tıklayarak ana sayfada karşınıza çıkan Godspeed modelinde, istediğiniz katın üzerine tıklayarak hangi bölümlerin bulunduğunu inceleyebilirsiniz. [Ve hemen sağ alttan bilmem neye ulaşabilirsiniz. Bu ne ya, prosmosyon yapıyormuşum gibi oldu yazı. Ama bakın.]

Puanım 4/5, seriye.

Alıntılaar:
Daha önce hiç yıldızları görmemiştim. Ve bu kadar güzel olduklarını da bilmiyordum. Tüm evren gözlerimin önünde. Çok büyük, çok kahredici büyük. Gözlerim yıldızların parıltısıyla doldu. Öylesine çoklar ki... Yıldızlar, gökte solmuş renkte çizgilerle beyaz izler bırakıyor -çoğunlukla kırmızı ve sarılar ama bazen de maviler ve yeşiller. Ve hepsini gördüğümde, kendimi gezegene inişe her zamankinden daha yakın hissettim. EÖ
Bilge bir kez kafasına salladı. "Çatışmanın ilk sebebi farklılıktır. Godspeed'de herhangi bir din yoktur. Hepimiz aynı dili konuşuruz. Hepimiz aynı ırkız. Ve birbirimizden farkımız olmadığı için de kavga etmiyoruz. Sana anlattığım Haçlı Seferleri'ni hatırlıyor musun? Soykırımları? Bu tür korkunç hadiseler için Godspeed'de endişelenmemiz gerekmiyor." EÖ
Bahse girerim Bilge burada portresi için poz verirken gemideki hayatla ilgili benim katlanamadığım tek şeyden zevk alıyordu: her şeyin mükemmel aynılığı. Tam da bu sebeple asla onun kadar iyi bir Bilge olamayacağım. Çünkü ben biraz karmaşadan hoşlanırım. EÖ
(...)Onuncu sınıf İngilizce öğretmenim Bayan Parker'a göre edebiyatta en çok tanınmış cümlelerden biriydi. Rhett, Scarlett'e zerre kadar önem vermiyordu ve Hamlet de olmak ya da olmamak üzerine saçmalıyordu. Bunların yanında tüm umudunuzu bırakın, Dante'nin Cehennem'inde cehennem kapılarının üzerinde yazan cümleydi. BMG
Kendimi tek başıma hissediyordum. Yalnız demek istemiyorum. Tek başıma demek istiyorum. Tıpkı vücudumu örten battaniyeyi hissetmem veya başımın altındaki yastıktaki tüyleri hissetmem veya belime bağladığım pijamanın keskin tipini hissetmem gibi... Sanki tek başına olmak gerçek bir şeydi. Bir tarlayı örten sis gibi bu odaya sızıyordu. Odamın gizli köşelerine uzanıyordu ve benim dışında canlı hiçbir şey bulamıyordu. Bu soğuk bir duyguydu. BMG
"Yıldızları öylesine çok sevdim ki karanlıktan korkmuyorum." Sarah Williams DG
 Sadece Çırak -daima sadece Çırak- bana kim ve ne olacağımı seçmem için sormuştu. Ne yapacağımı. DG
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

Bu arada son bölüm yazarın isteği ile yazılmış; editörü uygun görmemiş normalde. Yaani... evet, editörün istediği şekilde bitseydi olması gerektiği gibi olurdu. Ama ben olması gerektiği gibi olsun istemedim. Teşekkürler, Revis!

7 Mart 2017 Salı

Hayao Miyazaki ve Renkli Dünyası

Hayao Miyazaki ve Renkli Dünyası


Merhabalar.

Bu aralar ne kadar yoğun olursam olayım kitap okumanın yanı sıra film de izlemeye çalışıyorum. Bu her zaman başarı ile sonuçlanmıyor elbette. Son zamanlarda da Miyazaki filmlerinden başka filmlere elim gitmez oldu. Tamam, önce şunu izleyeyim. Aaa, bu da varmış! Bunu da izleyeyim. Bir yandan da izlemek istemiyorum çünkü kökünü kurutmaya başladım filmlerin. Elimde filmi kalmayacak yakında.

Hal böyle olunca dedim ki neden öneri yazısı yazmıyorum? Miyazaki ile tanışmamış kişilerin olduğunu biliyorum. Bunu yadırgayacak falan da değilim, ne haddime? Kendi adıma konuşacak olursam da bu kadar geç izlemeye başladığım için üzülüyorum. Geç olsun güç olmasın demişler gerçi. Nihayetinde tanıştım ve kendimi durduramayacak kıvama geldim zamanında. Öncelikle size Miyazaki'den bahsedeyim:

Hayao Miyazaki, Japon manga ve anime sanatçısı ve Ghibli Stüdyosunun kurucusu. Kendisi animatör olmasının yanı sıra aynı zamanda bir çizgi roman çizeriymiş. Filmlerinin yönetmeni ama aynı zamanda senaryosunu yazdığı filmleri de var. Biraz geçmişe gidecek olursak kendisi Isao Takahata ile ülkemizde de yayımlanan Heidi dizisini de yapmış. Emekli olduğunu duyurmuş sanırım kendisi ancak çok uzun süre dayanamamış olmalı. Yeni bir filmi de yoldaymış, diyorlar.

Anime olduğu için türe önyargı ile yaklaşabilecek insanlar tanıyorum, yine de bir şans vermenizi diliyorum. Piyasadaki çoğun filmin yapamadığını yapıyor çünkü Miyazaki filmleri; huzur veriyor, düşündürüyor, güldürüyor. Yeni bir filmini seçtiğim her an biliyorum ki o 2 saat boyunca arkama yaslanabilir, yanıma içecek-yiyecek bir şeyler alabilir ve dünyadan koparak yeni bir dünya içerisinde kaybolabilirim. Kadın karakterlere yüklediği özellikler olsun, doğa temasını bütün filmlerinde bir şekilde işlemesi olsun... İzleyin ya, umarım izlersiniz. Beklentinizi yükseltip filmleri kötü çıkarmak istemiyorum ama pişman olmayacağınızdan emin gibiyim. Bir sözünü bırakayım hemen şuraya:

"Many of my movies have strong female leads; brave, self-sufficient girls that don't think twice about fighting for what they believe with all their heart. They'll need a friend, or a supporter, but never a savior. Any woman is just as capable of being a hero as any man." ["Filmlerimin çoğu güçlü kadın örneği içerir; cesur, bütün kalbiyle inandığı şey için savaşmak adına ikinci defa düşünmeyip kendine yeten kızlar. Bir arkadaşa ya da bir destekçiye ihtiyaçları var ama bir kurtarıcıya asla değil. Her kadın, her erkek kadar kahraman olma kabiliyetine sahiptir."]

Bu kadar konuştum, geleyim benim listeme. Benim en çok beğendiğim filmlerin listesini bırakıyorum aşağıya; sıralama yapmaksızın. [Sıralama yaparsam bu yazıyı uzun bir süre boyunca yayınlayamam çünkü.] Siz arasından uygun olanı seçin ve izleyin, listenin kalanını da kısa sürede tamamlayacaksınız zaten. [Bu listeyi izlediğim filmlere göre hazırladım, izlemediklerim arasından da güzelleri vardır kesin.]

1 | Ruhların Kaçışı (Sen to Chihiro no Kamikakushi-Spirited Away) / 2001
Ruhların Kaçışı, Hayao Miyazaki tarafından yazılıp yönetilen 2003 yılında 'Uzun Metrajlı En İyi Animasyon Filmi' Oscar'ını kazanan Studio Ghibli yapımı Japon animasyon filmidir. Birçok ödül kazanan film aynı zamanda Oscar kazanan ilk animedir. Chihiro, kasabasından taşınmış on yaşında küçük bir kızdır. Yeni taşındığı kasabada ise karşısına ilginç bir kasaba çıkar. Her ne kadar bu yapının içine girmek istemese de anne ve babasının peşinden gider. İşte bu ilginç yolculuk böyle başlar.
Bu film hayal gücünün patladığı noktada falan süzülüyor. Fantastik olsun, yeni bir dünya olsun, böyle beni kendi dünyamdan koparsın diyorsanız bu film ilk izlemeniz gereken Miyazaki filmlerinden biri. Ben de kendisinin filmlerini izlemeye bu film ile başlamıştım zamanında. 2001 yapımı yazdığına bakmayın, hâlâ taş gibi maşallah. Hiç yaşlanmamış.

2 | Yürüyen Şato (Hauru no  Ugoku Shiro-Howl's Moving Castle) / 2014
Yürüyen Şato, Hayao Miyazaki tarafından yönetilen Diana Wynne Johnson'ın aynı adlı kitabından uyarlanan Studio Ghibli yapımı bir Japon Animasyon filmidir. Fakir bir genç kız olan Sophie, haksız yere Kötülükler Cadısı'nın hışmına uğrar. Bunun neticesinde Kötülükler Cadısı tarafından ihtiyar bir kadına dönüştürülür. Bu durumdan kurtulmak isteyen Sophie büyüyü çözecek birisini aramak üzere yola düşer.  
Ya... bu film çok güzeldi. Güzel ve Çirkin masalını bir de başka bir taraftan dinlemek ister misiniz? Ben öyle çok isteme taraftarı değilim normalde, zaten izlemeden önce de böyle bir konusu olduğunu bilmiyordum. Çok güzel işlenmiş ama... Sophie'nin o yaşlı hallerini de, genç halini de çok beğendim. Çok güzel filmdi gerçekten. [Öf, çok çok çok diye diye kendimden bunaldım. Gaza geldim, sizi de gaza getirmeyeyim. Uğraşıyorum ama nafile işte.] Kitabını da en kısa zamanda alıp okumayı planlıyorum. Evet, kendisi İthaki Yayınları tarafından dilimize çevrilmiş bile çoktan.

3 | Gökteki Kale (Tenkū no Shiro Rapyuta-Laputa: Castle in the Sky) / 1986
Gökteki Kale, Hayao Miyazaki'nin yazıp yönettiği 1986 yapımı animasyon filmidir. Film gösterime girdiği 1986 yılında Animage Anime Büyük Ödülü'nün sahibi olmuştur. Sheeta adındaki genç bir kız gizemli mavi bir taşın sahibidir. Kız hükümet için çalışan gizli ajanlar tarafından kaçırılmış ve uçan bir gemide henüz bilinmeyen bir yere götürülmektedir. Aniden bir tehlike belirir ve gemiye yaşlı hava korsanı Dola ve emrindeki uçan korsanlar çetesi saldırır. Onlar da Sheeta'nın sahip olduğu taşı istiyorlardır.
Yürüyen Şato kadar olmasa da Gökteki Kale güzel bir filmdi. Bu film yaşını yansıtıyor ama onu söyleyeyim. Yaşlanmış ama sadece görüntüsü. Ruhundan, atmosferinden hiçbir şey kaybetmemiş yıllar boyunca. İlk sırada izleyeceğiniz bir film olmasa bile listenize almanız gerektiğini düşündüğüm bir filmdir kendisi. [Pazu sana da helal olsun be! Kaç yaşında çocuksun ama ne yürek varmış sende. Canını yerim senin.]

4 | Yüreğinin Sesi (Mimi wo Sumaseba-Whisper of the Heart) / 1995
 Yüreğinin Sesi, Hayao Miyazaki'nin yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği 1995 yapımı animasyon filmidir. Shizuku, okuma tutkusu olan bir genç kızdır. Planı yaz tatili boyunca kütüphanede kitap okumak ve popüler yabancı şarkıları Japonca'ya çevirmektir. Fakat ödünç aldığı kitapların hepsinde gördüğü ortak bir isim tüm planlarını alt üst eder: Seiji Amasawa. 
Ah! Listemin ilk sıradaki aşk kokan animesi. Bu filmi milyon defa izleyebilirim; öyle saf, öyle sakin, öyle huzurlu bir filmdi. Kızın kitap okuyor olması, hayatının olağanüstü normal şekilde seyretmesi zaten sizi filme on bin adım yaklaştırıyor. Gerisini de getiriyor. Bu film gerçekten huzur getiriyor, hatırlayınca bile sakinleşiyorum. Böyle arkanıza yaslanmalık, sıcak bir içecek ile dibine kadar sömürmelik bir film. Sömürün.

5 | Aşırıcılar (Kari-Gurashi no Arietti-The Secret World of Arriety) / 2010
Stüdyo Ghibli'nin elinden çıkan Aşırıcılar'ın yönetmenliğini, daha önce aynı stüdyodan çıkan filmlerde de görev alan genç yönetmen Hiromasa Yonebayashi yapıyor. Animasyonun senaryosu ise Mary Norton'ın çoksatan The Borrowers isimli fantastik çocuk romanından Hayao Miyazaki tarafından uyarlandı. Sadece 10 cm boyunda olan Aşırıcılar adı verilen ve insanların evlerinin yer döşemeleri altında yaşayan bir grup minik insandan biri olan 12 yaşındaki Sho, annesinin eskiden çocukluğunun geçtiği eve gelir. Fakat burada bir kedinin çalıların arkasındaki bir şeye saldırmasına tanık olur. Daha sonra bir karganın saldırısına uğrayan kedinin peşinden merakla giden Sho, bir Aşırıcı olan Arriety ile tanışır.
Çok uzak olduğumuz bir konu değil belki ama yine de zevkli bir film. Yer yer sinir krizi geçirsem de (Yardımcı teyze, iyi ki monitörlerden ellerimizi uzatıp ulaşamıyoruz size.) beğenerek izlediğim bir film oldu kendisi. Walt Disney Company'nin de yapımcılığını üstlendiğini söyleyeyim. Belki sırf bu sebepten izlemek isteyenleri yakalayabilirim.

6 | Tepedeki Ev (Kokuriko-Zaka Kara-From Up on Poppy Hill) / 2011
Tepedeki Ev, Hayao Miyazaki'nin senaristliğini üstlendiği 2011 yapımı bir animasyon filmidir. Umi, beş kişilik ailenin en büyük kızıdır. Babası Kore Savaşı sırasında kaybolmuştur ama Umi onun döneceğine dair ümidini kesmez ve babasının dönme ihtimaline karşılık her gün çift flamayı evlerinden sallamaktadır. Tam da bugünlerde bir lisede ortaya çıkan bir öğrenci hareketinin ortasında kalır, bir yandan genç Jun'a âşık olur.
Yüreğinin Sesi filmi ile ton olarak benzeştiğini söyleyebilirim. Tepedeki Ev'in arka planında dönen başka olaylar olsa da... Filmin ortalarına doğru kalp krizi falan geçireceğimi sandım, nedenini söylemeyeyim. [Miyazaki lütfen, bir daha yazma şöyle şeyler. Germe yani gereksiz yere.] Lise, aile ortamı da keza diğer filmlerde olduğu gibi tatlı ve sıcaktı. Diğer türlü ne desem keyfini kaçıracağım gibi.

Esen kalın, hoşça kalın. Mutlu kalın.

Belki Prenses Mononoke'yi de listeye ekleyebilirdim ama ben bu saydıklarım kadar beğenmedim. Saydıklarım kadar beğenmedim elbette, siz bir göz atabilirsiniz. Herkesin listesinde çünkü, benim olmasa da.

26 Şubat 2017 Pazar

Kitap Yorumu | Lola ve Komşu Çocuk - Stephanie Perkins (Anna and the French Kiss, #2)

Kitap Yorumu | Lola ve Komşu Çocuk - Stephanie Perkins (Anna and the French Kiss, #2)


Merhabalar.

Öncelikle Stephanie Perkins'in saçlarına karşı bir saygı duruşuna geçebilir miyiz? Ya da ben durayım, siz takılın.

Lola ve Komşu Çocuk, Anna and the French Kiss serisinin 2. kitabı. Şimdi neden serinin ilk kitabı değil de 2. kitabı önce çevrilmiş? Bilmiyorum. Ama kitaplar arasında büyük bir bağlantı yok, onu anladım. Lola ve Komşu Çocuk'ta Anna ve sevgilisi yer alıyor ama olay örgüsünün devamı niteliğinde herhangi bir şey yok. Okumayı düşünüyor ve bu sebepten ötürü kıvranıyorsanız gerek yok. Bir novella olarak düşünebilirsiniz her bir kitabını. [Daha #1 ve #3'ü okumadan nasıl sıkıyorum ama.]

Kitap; kendi halinde kıyafet, kostüm tasarlayan Lola ile yan evde yaşayan ve çocukluğunun büyük bir kısmını kaplayan komşu çocuklarını konu alıyor. Lola hayatını başarılı ve mutlu bir biçimde geçirirken bir anda bu komşu çocukları tekrar mahalleye dönüyor. Lola için sükunet ve mutluluk arasında dengede kalmaya çalışan o hayatı, böylece karman çorman oluyor. [Çocuklar deyince Nöe? gibi durdu farkındayım ama çok da spoiler şey etmek istemiyorum.]


Ana karakterleri sevdim; Lola da Cricket da nevi şahsına münhasır karakterlerdi. Bu onların benim için akılda kalıcılıklarını arttıran bir durum. Fakat yan karakterlere kişisel özellik, Lola ve Cricket kadar çok yüklenmemişti. Bu demek değil ki yan karakterler yüzeysel olarak geçilmiş. Hayır, onlarda da kendinize ait izler bulabilirsiniz.

Lola ve Komşu Çocuk pamuk şeker tadında bir hikayeydi; pembe gözlüklerin ardından yaşamını sürdürüyordu yani. Bu tarz bir yolculuğa adım atmak istiyorsanız okumanızı öneririm. Lola'nın tüm o yolculuğunu, kararlarını, farkına varışlarını yerinde vermiş, Perkins. [Okurken var olan sevgilisine karşı takındığı tavırları ve karar veriş sürecini bir an yargılamış olsam da hatırladım ki yargıladığımız çoğu şeyi bir şekilde ya yapmış oluyoruz ya da gelecekte yapar hale geliyoruz. Yani... öyle. Herhangi bir karakteri pataklamadan evvel iyi düşünün.]

Sorunları ve karmaşaları belli bir düzeyin altında seyreden, sizi çok yormayan ve keyifli vakit geçirten bir kitap okumak istiyorsanız Perkins'e bir şans verin. Çok hardcore girişmeye gerek yok bana göre kitaba, tamamen beklenti ile alakalı bir durum. Beş falan vermem ben mesela bu kitaba ama yerden yere de vurmam. Bu sebepten de beklentinizi 0 yapıp okumanızı tavsiye ediyorum, keyif alacağınız bir kitap/seri olabilme şansı var.

Ha, bir de 2017'de -sonbaharında sanırım- gelmesi planlanan bir adet genç yetişkin-korku kitabı var Perkins'in. 2012'den beri üzerinde çalışıyormuş. Kendi sözlerini hemen aşağı bırakıyorum:

"Yes, it's a contemporary. The killer is not a supernatural creature. I'm talking about ye old traditional knife-wielding maniac. Yes, it will be bloody. Yes, it will be sexy. Yes, it will be scary." ["Evet, çağdaş bir şey. Katil doğaüstü bir yaratık değil. Eski geleneksel bıçaklı bir katilden bahsediyorum. Evet, kanlı olacak. Evet, seksi olacak, Evet korkunç olacak."]

Takipçileri çoktan coşmuş durumda. Bakalım, korku dalında ne tür bir kitaba imza atacak?

Puanım 3/5.

A-a-alıntı zamanı:
Ay dolgun ama yarısı kayıp durumda. Cetvelle çizilmiş gibi düz bir çizgi, karanlık tarafını ışığından ayırıyor. Bir önceki geceye göre fark edilecek kadar erken çıkmış olan ay, hareketli Castro Sokağı'nın üzerinde alçaklarda duruyor. Sonbahar geliyor. Kendimi bildim bileli ayla konuşurum. Ondan tavsiye isterim. Soluk ışıltısı, kraterli yüzeyi, büyümesi ve küçülmesinde derin bir spiritüellik var. Her akşam yeni bir elbise giyiyor ama aynı zamanda her zaman kendi oluyor. Her zaman da orada.
Depresyon böyle. Çok derinden hissettiğimde depresyonu bırakmak istemiyorum. Bir rahatlığa dönüşüyor. Kendimi depresyonun ağır yükü altına gömmek ve depresyonu ciğerlerime çekmek istemiyorum. Depresyonu beslemek, büyütmek, geliştirmek istiyorum. Depresyon benim. Onunla uzaklaşmak, onun kollarına sarılı bir şekilde uyuyakalmak ve uzun, çok uzun süre boyunca uyanmamak istiyorum. Bu hafta yatakta çok vakit geçirdim.
Eğer ben yıldızlarsam Cricket Bell koskoca galaksiler eder.
Esen kalın, hoşça kalın.

18 Şubat 2017 Cumartesi

Kitap Yorumu | Konuş Benimle - Laurie Halse Anderson

Kitap Yorumu | Konuş Benimle - Laurie Halse Anderson


Merhabalar.

Konuş Benimle, Laurie Halse Anderson'ın yazdığı, ilk baskısını 13 yıl evvel yapmış bir kitap. Bizde yayımlanan adı ile Kristen Stewart'ın baş rolde yer aldığı 2004 yapımı bir filmi de var. Öyleyse kitaba dalıyorum.

Arka kapakta yazan O ŞEY ve O GECE derken neyden bahsetmek istediği anlaşılıyordur diye düşünüyorum. Anlaşılmadıysa da ben bahsedeceğim çünkü diğer türlü kitap hakkında söyleyeceklerimi nasıl söylerim bilemiyorum.

Anderson'ın tecavüz olayına yaklaşımını birçok kitaptan daha iyi buldum. Ana karakter Melinda'nın bu duruma yaklaşımı ise bir nebze farklı geldi, neyi farklı geldi bilmiyorum. Sanırım ben yaşasam bu şekilde karşılayamazdım, ondandı bu hissiyatım. Bu demek değildi ki absürt ve uygun olmayan bir şekilde karşıladı. Hayır, belki de çoğu insandan daha koyu bir biçimde yaşadı acısını. Öyle ki tırnaklarını kendi etine sapladı.

Melinda'nın zihnini, o rahatsız edici sükûnetini çok beğendim. [Bu kitap ile alakalı neye beğendim desem bir garip hissediyorum.] Bu kitap sadece tecavüze uğramış bir kızın hayatını anlatmıyordu. Konuş Benimle, bir yerlerde düşüncelerini ve kişiliğini insanlara kabul ettirememiş, onların arasına katılamamış ya da katılmak istemeyip gerek görmemiş, yolun sonunda kendilerine varmış olan bütün insanların iç dünyasını yansıtıyordu. Tecavüz hikâyenin anlatımında bir amaç değil araçtı belki de, bilemiyorum.

13 yılda insanlarda pek de bir şey değişmemiş, diyorsunuz. Çünkü bu kitaptaki bazı karakterleri tanıyorsunuz. Onu okulda görüyorsunuz, o sizin ebeveyniniz, o sizi psikolojik olarak rahatsız eden kişi, o sizi sadece kullanan kişi, onlar sizin düşünceleriniz... Bu kitaptaki Melinda karakteri sizin bir parçanız, kiminiz onu derinlere gömmüş kimi ise her gün yüzleşmek zorunda kalıyor.

Konuş Benimle vermek istediği mesajı ucundan kıyısından yakalayabilmiş bir kitaptı. Pesimist değildi, ağır değildi. Ulaşmak istediği kitleyi daha da dibe sürüklemektense altında bulundukları toprağı kazmalarını sağlayan bir araç olmaktı amacı. Yazar bu amacından ve 13 yılda ne yaşadığından kitapta bahsediyor zaten. Bu söylediklerimi ona mail olarak atan gerçek insanlar vardı yani.

Filmi var dedim bir de, değil mi? Fragmanına falan baktım sadece, pek izleyesim gelmedi açıkçası. İzleyemem diye değil de izleme gereksinimi duymadım. İzleyip size de bahsetmek isterdim ama... maalesef. Ben yine de bilginiz olsun diye yazmış olayım. Fragmanı izlediğim kadarıyla şunu söyleyebilirim: Sanırım kitaptaki Melinda ile filmdeki Melinda farklılar biraz. Belki de değildir, bilemiyorum. Fragmandan bunu çıkardım. Ben size kitabını öneriyorum şimdilik.

Puanım 3/5.

Alıntılara yer veriyor, gidiyorum:
Şükran Günü'nde Pilgrimler, tam açlıktan ölecekken kıçlarını kurtaran Amerikan yerlilerine şükranlarını sunmuşlardı. Bense Şükran Günü'nde, annem sonunda işe gittiği ve babam pizza siparişi verdiği için şükranlarımı sunuyordum.
Rehberlik danışmanım, annemi karneme önceden hazırlamak için telefonla evi aradı. Bunun için ona bir ara teşekkür notu göndermeliydim. Akşam yemeğini yiyene kadar Savaş son sürat başlamıştı. Notlar, falan, filan, Tavır, falan, filan, Ev işlerine yardım, falan, filan, Artık çocuk değilsin, falan, filan. Yanardağ Patlamalarını izliyordum. Baba Dağı; artık faal değil, son zamanlarda da ateşli ve tehlikeli olduğu düşünülüyor. Anne Dağı; lav sızdırıp ateş püskürüyor. Köylüleri uyarın, denize kaçsınlar. Aklımdan düzensiz İspanyolca fiilleri çekimliyordum.
Ben dersi asarım, sen dersi asarsın, o dersi asar. Biz dersi asarız, onlar dersi asarlar. Hepimiz dersi asarız. Bunu İspanyolcada söyleyemezdim çünkü bugün İspanyolca dersine gitmedim. Gracias a dios. Hasta luego. 
...Ben de bir aile ağacı çizdim. Daha doğrusu aile kütüğü. Ailemizin o kadar çok üyesi yoktu. Olanların da isimlerini zar zor hatırlıyordum. Jim amcam, Thomas dayım, Mary halam, Kathy teyzem; bir tane daha halam vardı, o baya çekinikti. Peru'ya kadar çekilmişti. Sanırım gözlerim ona çekmişti. "Bilmek istemiyorum" genimi babamdan, "Yarın düşünürüm" genimi de annemden almıştım.
Esen kalın, hoşça kalın.

* Kitap bir yandan da o kadar komikti ki güldükçe rahatsız oldum. Kötüsün Anderson.

13 Şubat 2017 Pazartesi

Kitap Yorumu | Kafes - Josh Malerman

Kitap Yorumu | Kafes - Josh Malerman


Merhabalar, nasılsınız? Şöyle böyle ben.

Sakın Gözlerini Açma diyerek gelen, ödüllere ve finalist olmalara doymayan bir kitap var sırada: Kafes. Çok şaşırtıcı bir şey söyleyeyim; yine kitap hakkında gram fikrim yoktu. [Şu arka kapakları fonksiyonel bir biçimde kullanmamın zamanı geldi artık, sanırım.]

Josh abimizin bir müzik grubu varmış yahu; The High Strung diye. Ve bu grubun The Luck You Got isimli parçası da Shameless dizisinin tema müziği olarak kullanılmış. Uzun zamandır kitabı yazıyormuş aslında, parça parça tamamlamak adına uğraşmış. Bu kitabın haricinde de kitapları varmış, yazıyı yazmadan evvel Goodreads'ten baktım. Onların da kısa sürede çevrilmesi temennisi ile... Ben alır okurum muhtemelen. [Çok işinize yarayacak bilgilerden bahsettim değil mi? Ben de olmasam ne yapacaksınız yahu...]

Gelelim kitaba.

Kafes diyor ki: Dışarıda bir şey var. Dışarıda bir şeyler var ve kitapta herhangi bir tarifi yok bu şeylerin. Gören de anlamıyor sanırım ne olduğunu, öyle bir belirsizliğin içinde yaratık sentezi yapmaya çalışıyorsunuz. Apokaliptik bir dönemdeyiz ve dünyada bir şeyler oluyor. Haberler coşuyor, forumlar çalkalanıyor falan. Ana karakterimiz Malorie ablası ile yaşayan genç bir kızımız. Bu haberler insanların "Dünyada neler oluyor ya?" demesine sebep olurken Malorie, hamile olduğunu öğreniyor. Neyse işte bu gerçeği sindirmeye çalıştıkları süre içerisinde olaylar büyüyor, geniş bir kesime yayılıyor. İnsanlar ikiye ayrılıyor: Oha, hemen gözümüze bıçak sokup kör olmalıyız tayfası ve bunlar hep Amerika'nın oyunları tayfası. [Hayır, tabii ki de abartmıyorum.] Malorie ikinci gruba, ablası 1. gruba mensup. Sonra bir olay oluyor ve Malorie evden ayrılıp başka bir yere gitmek zorunda kalıyor.

Kitap iki zaman arasında zikzak çiziyor: Ablası ile olduğu geçmiş zaman ve başka olayların döndüğü şimdiki zaman. Kitaba direkt şimdiki zamandan başlıyor, ne durumda olduğunu öğreniyorsunuz ancak şöyle bir gerçek var: Şimdiki zamanda bulunduğu evden de ayrılmak zorunda. Bir şimdiyi bir geçmişi okuyorsunuz; kitabın sonundaki final sahnesinden evvelki bölümde de kitabın başındaki sahneye bağlanıyorsunuz. [Arap saçına döndü, dım dı dı dım dım dı dı dı dı dım.]

Her sayfasında ayrı gerildim, öyle ki sayfa hışırtıları falan rahatsız etmeye başladı. Tempo hiç düşmüyor. Zaten dış dünyada neler olduğunu bilmiyorsunuz çünkü kimse bakma riskini almak istemiyor. Bakan da Allah'a emanet zaten. Ayrı olarak çıksanız bile karakterinizin gözü bağlı olduğu için yine bir şey göremiyorsunuz. Bir de hiçbir sıkıntı yokmuş gibi kadın gerilince siz de geriliyorsunuz. Çünkü hiçbir halt göremiyorsunuz.

Ana karakteri de, diğer karakterleri de beğendim sanırım. Ama en çok yan karakter olan (ne kadar yan olduğu tartışılır bana göre) Tom'u çok beğendim. [Üzdün, Tom. Neden üzdüğünü söylemiyorum.] Gerilimi tepelere çıkarmış ama duygusal yönünü de unutmamış yazar. Anne-çocuk sevgisini, aile ve arkadaşlık ilişkilerini de çok güzel işlemiş. Sadece gerilmedim aynı zamanda kalbim de kırıldı. [Bir tane çikolataya ihtiyacım var.]

Kitap ile alakalı deneyiminizi baltalamak istemediğimden daha fazla bir şey söylemiyorum. Gerilim ve korku dalında bir şeyler arıyorsanız alın, okuyun kesinlikle. Stephen King benzetmesi yapılmış lakin tartışılır. Siz bir benzetme yahut karşılaştırma yapmadan okuyun bence. Kitap hakkındaki tek soru işaretim sonuydu. Bir şeyler sonuca bağlanmadı gibi oldu, ne bileyim daha farklı bitebilirdi. 2. kitaba yeşil ışık yakmak için mi öyle bitti yoksa yazar başından beri öyle mi bitirmeyi planlıyordu, bilemiyorum.

Son olarak bir film dedikodusu dönüp duruyor ortalıklarda, ondan da bahsedeyim istedim. Kimi henüz yapım aşamasında, kimi de yok öyle bir şey diyor. Ben tam anlayamadım mevzuyu ama böyle bir olasılık var, onu söyleyeyim. Filmi nasıl olur peki? Bence güzel olabilir. Ama yaratıklar şekillendirilmeli mi yoksa belli bir hacme sığdırılmadan olduğu haliyle mi bırakılmalı emin olamıyorum. Hoş, benim emin olmamı da beklemiyorlar zaten. Bekleyip göreceğiz.

Puanım 4/5.

Alıntılar, alıntılar:
Daha fazla dal kırıldı. Yavaşça hareket ediyordu. Malorie arkalarında bıraktıkları evi düşündü. Orada güvendeydiler. Neden oradan ayrılmışlardı ki? Gitmekte oldukları yer daha mı güvenliydi? Nasıl daha güvenli olabilirdi? Gözlerinizi açamadığınız bir dünyada sahip olmayı umut edebileceğiniz tek şey bir göz bağı değil miydi? Oradan ayrıldık çünkü bazı insanlar gelecek en küçük bir haberi beklerken bazıları kendi haberlerini yazar. 
Bunu kendimize yapan biziz. Bunu kendimize yapan biziz. BUNU KENDİMİZE YAPAN BİZİZ. Diğer bir deyişle (ki bu lafımı sakın unutma!): İNSANOĞLU ASLINDA KORKTUĞU YARATIĞIN TA KENDİSİDİR.
Esen kalın, hoşça kalın.

10 Şubat 2017 Cuma

Kitap Yorumu | Boş Koltuk - J. K. Rowling

Kitap Yorumu | Boş Koltuk - J. K. Rowling


Merhabalar.

J. K. Rowling ile tanışmam Boş Koltuk sayesinde oldu. Harry Potter serisini ya da başka herhangi bir kitabını okuma şansım olmadı şu zamana kadar. Evvelden Harry Potter'ı okumak gibi bir düşünce oluşmamış olsaydı bende eğer, mutlaka Boş Koltuk'tan sonra oluşurdu.

Boş Koltuk, J. K. Rowling'in ilk yetişkin romanıymış. Ki bunun altından -benim için- yeterli bir biçimde kalkmayı başarmış. Kitap, herkesin sevip sonuna ulaşmayı başarabileceği bir kitap değil. En önemli başarısı bu zaten.

Kitabın yukarıda yazıyor zaten konusu, haricinde diyebileceğim pek fazla bir şey yok. Çünkü kitap KOCAMANdı. Karakterleri ile, olayları ile, sayfa sayısı ile gerçekten ama gerçekten kocaman bir romandı. Sayısını hatırlayamadığım kadar karakter vardı, gencinden yaşlısına. Zaten kitabın sonuna kadar birkaçının adını ancak öğrenebilmiştim. [İsim özürlüsüyüm de.] Diyeceğim o ki bu kitabı alıp okuduğunuzda okuldan eve, evden sokağa savrulacaksınız. Kasaba içerisinde oradan oraya uçacaksınız.

Ya kitap her şeyi ile o kadar yerindeydi ki ne söylesem bilemiyorum. Bütün karakterleri ayrı ayrı güzeldi, gerçekti. Çok gerçekti kitap. Girişi ile, gelişmesi ile, sonucu ile... Pamuk şekerden ibaret değildi kesinlikle. Küçücük(!) bir ölüm bunca insanın hayatını nasıl değiştirebilir? Bu kasaba okuyucuya bunun cevabını sunuyordu. 

Zor bir kitap; 592 sayfa, puntoları küçük ve zaman zaman sizi içine çekemediği anlara gebe kalabiliyor. Ama sonuna kadar dayanmam gerektiğinin farkında olarak atlattım o sayfaları. Kimi yerlerinde elimden bırakamadım. Sürükleyici bir durgunluğu var kitabın. Tuhaf.

Dediğim gibi herkese hitap etmeyen bir kitap, Boş Koltuk. Çoğu kişi yarısından sonra sıkılıp bırakabilir, bitirip "Bu ne biçim kitap?" da diyebilir. Kesinlikle öneremiyorum bu sebepten. Ama elinizdeyse ve yarım bıraktıysanız bir şans daha verin bana sorarsanız. İnsan psikolojisini dibine kadar irdeleyip ortaya koymuş bir kitap çünkü kendisi. Ben okuduğum için çok iyi hissediyorum kendimi.

Ha, bir de mini mini bir dizisi var bu güzel kitabın. BBC tarafından yayımlanan Boş Koltuk dizisi Jonny Campbell tarafından yönetilmiş, Sarah Phelps tarafından da senaryoya dökülmüş. İnternette arattığınız vakit bulabilirsiniz diziyi, 3 bölümcük. Ya da şöyle diyeyim 3 saatlik KOCAMAN bir film. Tamamen kitap ile birebir değil dizisi; sonu değişmiş (çok değil), bazı karakterlere yer verilmemiş (diyorum ya, milyon tane karakter vardı) ve olayların bir kısmı hafifletilmiş. Sarah Phelps iyi bir iş çıkarmış bana kalırsa, televizyona uygun hale getirmek konusunda. Ben okuyamam şimdi ya o kitabı ama merak da ediyorum, diyorsanız diziyi izleyin derim. Ben olayın tamamına hakim olarak izlediğim için beni doyurdu ama ilk defa bu karakterlerle tanışacak kişileri ne denli doyurur, bir fikrim yok. [O değil, Vikram'ı ne koşturmuşlar dizide ya. Açın izleyin diziyi, sürekli koşan bir adam göreceksiniz. Ha işte o, Vikram. Öyle işte başka bir durumu yok.]

Puanım 4/5.

Yine çok konuştum, boş konuştum. Riske girmek istemiyorsanız diziyi bir izleyin, sonra da gidin kitabını alın. Ben şiddetle öneriyorum fakat sonra benden bilmenizi de istemem. Rowling'in anlatmak istediği diğer şeylere bir de buradan kulak verin. Ne yapayım o zaman ben? Alıntıları bırakıp kaçayım:

Şişko'nun görebildiği kadarıyla insanların yüzde doksan dokuzunun düştüğü hata kendilerinden utanmaktı; kendilerini gizleyerek başkası olmaya çalışmaktı. Dürüstlük Şişko için geçerli bir akçeydi, onun silahı ve zırhıydı. Dürüstlük insanları korkuturdu; afallatırdı. Şiko insanların kendileriyle ilgili gerçeklerin öğrenilmesinden ödlerinin patladığını keşfetmişti; utanç bataklığında yaşıyorlardı, mış gibi yapıyorlardı; oysa çiğlik, çirkin ama samimi olan her şey, babası gibi insanların rezil bulduğu ve tiksindiği pis şeyler Şişko'ya cazip geliyordu. Şişko mesihleri ve dışlanmışları, deli ya da suçlu damgası yemiş insanları, ayakta uyuyan kitlelerin sırt çevirdiği soylu uyumsuzları düşünürdü sık sık.
Tessa bazen okuldaki çocuklara da bağırmak istiyordu. Başka insanların varlığını kabul etmelisin diye haykırmak istiyordu. Gerçekliği değiştirebileceğini sanıyorsun, gerçeklik sen ne dersen odur sanıyorsun. Bizim de senin kadar gerçek olduğumuzu kabul etmelisin; kendinin Tanrı olmadığını kabul etmelisin.
Kucaklanmak öyle güzeldi ki. İlişkileri basit, sözsüz, rahatlatıcı hareketlerden ibaret olsa ne güzel olurdu. İnsanlar neden konuşmayı öğrenmişlerdi ki?
...Ama hangi yıldızların çoktan sönmüş olduğunu bilmeye kim katlanabilirdi ki? diye düşündü, gece göğüne gözlerini kırpıştırarak bakarken; hepsinin sönmüş olduğunu bilmeye katlanabilecek biri var mıdır?
Esen kalın, hoşça kalın.

3 Şubat 2017 Cuma

Kitap Önerisi | Dönüşüm - Franz Kafka

Kitap Önerisi | Dönüşüm - Franz Kafka

Dönüşüm - Franz Kafka

Merhabalar.

Franz Kafka'nın Dönüşüm'ünü biraz daha geciktirseydim kendimi fazlasıyla kötü hissedecektim muhtemelen. Hoş, bu vakte bıraktığım için de iyi hissetmiyorum fakat geç olsun güç olmasın, demişler. Aldım, okudum ve iyi hissediyorum.

Dönüşüm kitabı başlı başına farklı bir eserdi, güzeldi. Eseri okuyup sindirme aşamasının ardından da hakkında araştırma yaptım, bilmediğim şeyleri öğrenmek için. Ve ortaya şunlar çıktı:

Dönüşüm giriş cümlesi ve devam cümleleri ile Almanca'ya has anlamlar içerdiği için çeviride anlamı tam olarak kavranamamakta imiş. Ayrıca Franz Kafka ana karakter Gregor Samsa'nın 'dönüşüm'ünü yansıtırken yayıncısından özellikle kapağa böcek konulmamasını istemiş. [Gregor da dönüştüğü yaratık hakkında pek detaylı bir bilgi vermiyormuş zaten.]

Düşüncelerime gelecek olursam kitabı beğenmedim deme lüksüne sahip değilim, kendi açımdan. Çünkü farklı eserleri, farklı bakış açılarını seviyorum. Kafka'nın anlatmak istediği şey de bulaştı parmaklarıma, hak vermemezlik yapamadım. Öyle ki eser anlamlar diyarına gömülmüş. Siz ne algılayabiliyorsanız onu algılıyorsunuz.

Gregor Samsa'nın başkalaşıma gösterdiği tepki de çok başkaydı. Soyutluk ile somutluk arasında dengede kalmaya çalışan bir düşünce peyda oldu bende. Ailesinin ve çevresindeki insanların da bu başkalaşıma karşı gösterdikleri tepki, kitabı farklı kılan bir diğer özellikti. Çoğumuz bir böcek ya da bir hayvan olmayı istiyoruz aslında, dolaylı yoldan. Kimimiz öyle de yaşıyor hatta. Sabahtan akşama kadar temel ihtiyaçlarını karşılamak dışında hiçbir şey yapmamak. Kulağa iyi geliyor sanki?

Kitabı okurken Gregor Samsa ile bütünleşiyor, hatta bu 'böceğe' sempati bile duymaya başlıyorsunuz bir yerde. Diyebileceğim çok fazla bir şey yok, ne söylersem ayıp edecekmişim gibi geliyor. Sadece bu öyküyü bir an önce okumanızı önerebilirim size. Ama yavaş yavaş... sindire sindire. Aceleniz yok, Gregor Samsa'nın da acelesi yok. Bütün cümlelerini anlaşılmak adına serpiştirmiş sayfalara Kafka. Ne okuyorsam kendi yüreğinden damlayan katran rengi mürekkepten okudum sanki.

Onu anlıyorum ve bu ne kadar iyi bilemiyorum.

Kitap bitince Ben bunun bir de filmine bakayım, dedim. Araştırdım internette, birkaç tanesine denk geldim hatta. Youtube'da aratınca bulabilirsiniz bir tanesini. İzleyip inceleyeyim dedim lakin beğenemedim maalesef. Diğer bulduğum filmin ise sadece fragmanını izleyebildim, ücretliymiş kendisi. Fragmanına bakmak istiyorsanız hemen şuraya tıklayabilirsiniz. Şahsen ben bu filmi daha bir iyi buldum hikayeye bağlı kalışı ve görselliği yüksek tutuşu açısından. Tabii bunlar sadece fragman gözlemlerim.

Sözün özü, Dönüşüm güzel bir kitap, evet lakin Kafka zor bir adam. Size elini uzatmıyor, kendi dünyasına davet etmiyor hemen öyle. Okuyucu olarak sizin onun dünyasına giriş yapabilmeniz gerekiyor. Bu öyle çabucak gerçekleşmiyor elbette. Siz giriş yaptığınızı zannediyorsunuz lakin sadece asıl kapının önünde dolanıp duruyorsunuz. Küçük ama çetin bir kitap, Dönüşüm. Şahsen ben kendisini belli aralıklarla okuyup anlayabilmeyi umut ediyorum.

Puanım 4/5.

Birkaç küçük alıntı:
"Herkes , beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor. Şimdi hayvanlarla ilgili bunca şey yazılmasının nedeni de bu. Özgür ve doğal bir yaşama duyulan özlemin ifadesi. Oysa insanlar için doğal yaşam, insanca yaşamdır. Ama bunu anlamıyorlar. Anlamak istemiyorlar. İnsan gibi yaşamak çok güç, o nedenle hiç olmazsa kurgusal düzeyde bundan kurtulma isteği var... Hayvana geri dönülüyor. Böylesi, insanca yaşamaktan çok daha kolay. Herkes sürüye katıldığından ötürü güven içerisinde, kentlerin yollarından geçip işe, yemliklerin başına ve eğlenceye gidiyor. Tıpkı büroda olduğu gibi, sınırları iyice çizilmiş bir yaşam. Böylesi bir yaşamda mucizeler değil, yalnızca kullanma talimatları, doldurulacak başvuru formları ve kurallar var. Özgürlükten ve sorumluluktan korkuluyor. O nedenle insanlar, kendi yaptıkları parmaklarının ardında boğulmayı yeğliyorlar." - Franz Kafka
Koltukta çoğu zaman uzun geceler boyunca kalıyor, gözünü bir an bile kırpmıyor ve saatlerce deriyi hışırdatıp duruyordu. Veya büyük çaba harcamaktan kaçınmaksızın bir koltuğu pencerenin dibine itiyor, pencerenin pervazına tırmanıp koltuğa basarak cama dayanıyordu; herhalde böyle yapmasının nedeni, geçmişte pencereden bakmanın iç dünyasında filizlendirdiği özgürlük duygusunu anımsamasıydı.
Esen kalın, hoşça kalın.