Film Önerisi | VOL-İ (WALL-E)

2 Ocak 2021 Cumartesi

Kitap Yorumu | Kırmızı Piyano - Josh Malerman

Kitap Yorumu | Kırmızı Piyano - Josh Malerman


Josh Malerman, Kafes gibi bir kitap yazdığı veonunla büyük yankı uyandırdığı için ister istemez bütün kitaplarını Kafes ile kıyaslayacağım zihnimin bir yerlerinde. Yazarın 2. kitabı Gölün Dibindeki Ev istenen etkiyi yaratamamıştı pek okuyu kitlesi üzerinde. Kırmızı Piyano'dan şahsen umutluydum ancak ı-ıh. Bu kitap da Kafes'in yanına yaklaşamadı.


Kafes'in kurgusunun temelini oluşturangörme ve işitme duyusu, Kırmızı Piyano'da da yer alıyor. Bu defa yer değiştirmiş gibiler sadece. Kafes "Sakın Gözlerini Açma" diye seslenirken, Kırmızı Piyano "Sese Kulak Verme" diyor. Film serilerindeki 2. filmler nasıl bir etki yaratıyorsa Kırmızı Piyano da o etkiyi yaratıyor okuyunca. "Biz bunun daha iyisini okumuştuk zaten," dedirtiyor.


Öncelikle kitaptan bahsedeyim: 1957 yılı, Detroit.Afrika'da bir çölde, nükleer silahları bile etkisiz hale getirebilecek denli güçlü bir şey, bir ses keşfediliyor. Öyle bir ses ki yeri tespit edilemiyor ve duyanları deyim yerindeyse hasta ediyor. Bir generalin, İkinci Dünya Savaşı'nda görev almış olan Danes grubunu ziyaret etmesiyle ünlü rock grubunun rahat hayatı kesintiye uğruyor. General, Danes grubundan Namib Çölü'ne gitmelerini ve sesin kaynağını bulmalarını istiyor, her bir grup üyesine de 100.000 dolar teklif ediyor.


"Bunlar manyak mı, böyle bir şeyi neden kabul edip gidiyorlar?" sorusunun cevabı ise şu: Macera arıyorlar ya da sebebin bu olduğunu düşünüyorlar. Neden onca insan varken bu grup diye sormadan da edemiyor insan. Kendileri haricinde bir tarihçi, bir çavuş ve bir fotoğrafçı ile Namib Çölü'ne ayak basıyorlar. Sonrası çölde yaşananlar...



Kafes'teki gibi ilerliyor hikaye anlatımı,bir bölüm geçmişten bir bölüm günümüzden şeklinde ve kitabın sonunda geçmiş, günümüzün başlangıcına bağlanıyor. Yazarın bu tekniği kullanması, kitabın sonuna kadar meraktan delirmemize neden oluyor tabii. Kitapta çok fazla karakter var, ilk 100 sayfa boyunca karakterleri bir türlü oturtamadım kafamda; hikayeye odaklanmamı zorlaştırdı bu durum. Karakterlerin bazıları havada kalmış, bazıları da yere tek ayakla basıyor gibi. Geçmiş ve günümüz ayrı mekanlarda ve ayrı karakterlerle geçiyor, bu da kitabı karmaşıklaştırıyor ister istemez.


Asılüzücü nokta kitabın bitişiydi. Olayların aslını öğrendik, sır perdesi aralandı ve o noktada düşüşe geçti koca hikaye bana göre. Bir anda. Ne tatmin edici geldi bana, ne de hikayeyi sağlam bir temele oturtmamı sağladı. Kafes'in öyle olağanüstü bir atmosfere rağmen okuyucuya geçirdiği "inandırıcılık" faktörünün, Kırmızı Piyano'da esamesi yoktu resmen. Koca kitabı "Ne okuyorum ben şu an?" şaşkınlığı ile okudum. Sonda açıklanan gerçekler o kadar karmaşıktı ki şaşıramadım bile, tam olarak anlayamadım çünkü. [Bende bir sıkıntı vardır belki de, bilmiyorum. Kişisel bir yorum olarak ele alın bunu.] İstediği etkiyi yaratamadı yani üzerimde.


Sözün özü, her ne kadar çıkışnoktası güzel olsa da planlama ve hayata geçirme aşamasında aynı başarıyı yakaladığını söyleyemeyeceğim. Kısa kesmem gerekirse kitap kocaman bir "karmaşa"ydı. Sonunda bile çözüme kavuşamayan bir karmaşa.


Esen kalın hoşça kalın.

28 Kasım 2020 Cumartesi

Kitap Önerisi | Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov

Kitap Önerisi | Köpek Kalbi - Mihail Bulgakov


Merhabalar.

Daha evvel Mihail Bulgakov'un Genç Bir Doktorun Anıları adlı kitabının yorumuna yer vermiştim yazılarımdan birinde. Hemen şuradan ulaşabilirsiniz. Geçen zamanın ardından yeni bir kitabı daha çevrilmiş Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından: Usta ve Margarita (1967). Usta ve Margarita, en iyi eseri olarak tanımlanıyormuş.

Genç Bir Doktorun Anıları kitabını okurken sevmiştim Bulgakov'un tarzını ve yazım dilini. Biraz kara mizah, biraz da dönem eleştirisi... Tıp Fakültesi'nden mezun olmuş olması eserlerine de yansıyor ister istemez. Bu kitabın temelinde de tıp ve bilim yer almakta keza. Tabii, aynı zamanda biraz da fantastik bir eser, Köpek Kalbi. Bulgakov'un dilini anlamanız açısında kitabın ilk paragrafını iliştireyim şuraya hemen:
U-u-u-u-u-u-hu-hu-huhu-uu! Ah bana bakın, ölüyorum! Son duamı uğulduyor tipi kemeraltında, ben de onunla birlikte uluyorum. Bittim artık, bittim. Halk Ekonomisi Merkez Sovyeti çalışanları için yeterli beslenme yemekhanesinin önünde, kafasına kirli bir külah geçirmiş alçak bir aşçı kaynar su döktü üstüme ve sol böğrümü haşladı. Adi herif, bir de proleter olacak! Tanrım, çok acıyor! Kemiklerime kadar eritti kaynar su. Şimdi uluyorum, uluyorum, uluyorum ama ne faydası var ki ulumanın?
Bir bilim insanı olan Profesör Filipoviç, gençleşmenin formülünü bulmuş bir adam. Hayvanlardan aldığı er bezlerini yahut yumurtalıkları, müşterilerine naklediyor ve onların gençleşmesini sağlıyor. Bir gün bunun tam tersini gerçekleştirmek üzere kolları sıvıyor: İnsan er bezlerini ve hipofiz bezini bir köpeğinkiyle değiştirmek. Sokaktan bulduğu yaralı bir köpeği eve getiriyor ve onu besliyor, yaralarını iyileştiriyor. Köpek iyileştiğinde ve yeni ölmüş, henüz organları işlevini tam olarak kaybetmemiş bir adam bulunduğunda da önünde herhangi bir engel kalmamış oluyor. Ölmüş adamdan aldığı er bezlerini ve hipofiz bezini köpeğe naklediyor. Ve ardından köpeğimiz Şarik'in insana dönüşme süreci başlıyor.


7 odalı bir evde geçen bu hikaye, büyük bir olayı anlatmasına rağmen aslında sakin ve kendi halinde bir ilerleyişe sahip. Bir yandan evin içerisinde vakit geçirirken bir yandan da dışarıdaki, Rusya'daki atmosferi soluyorsunuz. Bürokrasiyi ve insanlar üzerindeki etkilerini görüyorsunuz. Bir hiciv eseri aynı zamanda, Köpek Kalbi. Arka kapakta da bahsettiği gibi: "Komünistlerin küçük burjuva değerlerinin üstünde yeni bir Sovyet insanı yaratma ideallerini hicveden Köpek Kalbi..."

Benim severek okuduğum bir eser oldu. Bulgakov'un dilini çok seviyorum çünkü, diyaloglarını okurken kendinizi asla yabancı hissetmiyorsunuz eserin dünyasına. Yaşayan karakterler oluşturmayı çok iyi başarıyor. Ancak Genç Bir Doktorun Anıları kitabı benim için hala ayrı bir yerde. Daha evvel Bulgakov eserlerinden herhangi birini okumadıysanız naçizane önerim, ilk sıraya Genç Bir Doktorun Anıları kitabını koymanız. Sonrasına siz karar verirsiniz nasıl olsa.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
...En önemli şey gözlerdir! Tıpkı barometre gibidirler. Kimin ruhunda büyük bir kuraklık var, kim durduk yere böğrüne tekmeyi yapıştırabilir, kim kendi gölgesinden bile korkar, hepsini ele verir. İşte bu uşak ruhlu sonuncuları ayak bileğinden ısırmanın tadı hiçbir şeyde yoktur.

Şunu anlayın ki, asıl korkunç olan artık köpek kalbi değil, insan kalbi taşıması. Yani doğada var olanlar arasında en rezilini. 

Esen kalın, hoşça kalın.

17 Ekim 2020 Cumartesi

Kitap Yorumu | Anansi Çocukları - Neil Gaiman

Kitap Yorumu | Anansi Çocukları - Neil Gaiman


Merhabalar.

Fantastik edebiyatın akla gelen ilk isimlerinden Neil Gaiman'ın Anansi Çocukları adlı kitabı ile giriş yaptım, yazarın geniş dünyasına. O kadar çok esere imza atmış ki her birini şu küçücük yazıma sığdırmamın imkanı yok. Bu sebepten bu yazıda sadece ve sadece Anansi Çocukları kitabına yer vereceğim. (Zaten başka kitabını da okumadım.)

Fantastik edebiyatla içli dışlı olan çoğu kişi biliyordur zaten Gaiman'ı. Bilmeyenler de popüler Sandman çizgi romanını veya Amerikan Tanrıları kitabını -ya da aynı adlı dizisini- duymuştur muhakkak. Bundan çok daha eskiye dayanıyor elbette yazarlık hayatı. Ve o uzun yazarlık hayatı boyunca kaleme aldığı eserlerden birini, Anansi Çocukları'nı okuma fırsatım oldu. Sanırım son okuduğum Gaiman romanı da olmayacak.

Anansi ne demek, hemen onun hakkında da birkaç bilgi bırakayım şuraya:
Kelime anlamı Örümcek olan Anansi, Gana, Togo ve Fildişi Sahili'nde yaşayan Aşanti halkının hatta Karayipler'e göçen Batı Afrika diyasporasının inanışında gökyüzü tanrısı Nyame'nin arabulucuğunu yapan düzenbaz bir kahramanın adıdır. [Kaynak]
Öncelikle, ana karakterimiz Şişko Charlie'nin, babasının ölüm haberini almasıyla başlar hikaye. Hayatı boyunca kendisini utandırmayı başarmış adamın... Nişanlısı ile düğün hazırlıkları hakkında konuşurken bahsi geçer ve nişanlısının -Rosie'nin- ısrarı sonucu arayıp düğününe çağırmaya karar verir babasını. Telefonda alır ölüm haberini ve Florida'ya doğru yola çıkar. Cenazenin ardından eski komşuları ile vakit geçirir biraz, bu esnada da babasının aslında bir Tanrı olduğunu öğrenir. Örümcek adında bir kardeşi olduğundan bahseder, komşusu Bayan Higgler. "Ona ihtiyacın olduğunda, tek yapman gereken bir örümceğe söylemek. Koşa koşa gelir," der Şişko Charlie'ye. Duyduklarının hiçbirine inanmayan Şişko Charlie İngiltere'ye, "evine" geri döner. Ve bütün hayatı, sarhoş olduğu bir gece banyodan çıkardığı örümceğe kardeşini görürse kendisine uğramasını söylemesi ile değişir.


Baba-oğul ve kardeşlik ilişkilerini temelden ele almış, yanına da fantastik ögeler sıkıştırmış bir kitaptı. Örümcek Anansi ve diğer Tanrıların hikayelerine de yer verdiğinden arka plana serpiştirilmiş hikaye, günümüz yaşamı ile de güzelce birleştirilmişti. Neil Gaiman'ın diline ise zaten diyecek herhangi bir sözüm yok; diyalogları falan aktı gitti bütün kitap boyunca. Hoş ve nevi şahsına münhasır bir dili varmış yazarın.

Bir yandan yıllanmamış bir hikaye bir yandan da 2005 yılında yazılmış olduğunu hissettiriyor gibi. Bu hissiyatı nereden ve nasıl verdi bilmiyorum ama hissettirdi bir şekilde. Tek kitapta bitiyor bütün olay ve her şey tadında. Arka plan öyküsü de asıl aksiyon öyküsü de gereksiz uzatmalara girmeden anlatmış derdini. Kafanızı çok yormayacak fantastik bir kurgu arıyorsanız tavsiye edebileceğim kitaplardan kesinlikle. Ne öyle bitince sizi uzun bir süre etkisinde bırakacak kurgulardan ne de arkası boş, önüne bolca cümle fırlatılmış kitaplardan. 

Puanım 7/10.

Alıntılar:
EFSANEVİ YERLER VARDIR. Her biri, kendine has biçimde var olur. Bunlardan bazıları, dünyanın üzerinde bir katmandır; diğerleriyse dünyanın altında, sanki bir astar boya gibi var olurlar.

...Neyse, dedi kendi kendine, ölü olmak da hayattaki diğer her şey gibi olsa gerek. Bir kısmını yaşarken öğrenirsin, geri kalanını da uydurursun.

Madenin içinin bu kadar sessiz olması hayret verici, diye düşündü Şişko Charlie. Bulundukları yerin kendine has bir sessizliği vardı sanki. Farklı sessizlik biçimleri olup olmadığını merak etti. Mesela mezarlık sessizliği, uzayın sessizliğinden daha mı farklıydı acaba?

Şimdi, Anansi öykülerinde hilebazlık ve bilgelik vardır. Dünyadaki insanlar artık sadece ve sadece avlamayı ve avlanmayı düşünmüyorlar mesela. Artık insanlar sorunlarını düşünerek çözüyorlar, bazen de düşündükleri için başlarına daha da büyük sorunlar açıyorlar, o ayrı.

Öyküler de ağlar gibidir, her bir iplik diğerine bağlanır ve siz öyküleri takip ede ede merkeze ulaşırsınız. Çünkü merkez sondur. Her insan bir öyküdeki ipliktir. 

Esen kalın, hoşça kalın.

26 Eylül 2020 Cumartesi

Kitap Yorumu | Karanlık Sular - Paula Hawkins

Kitap Yorumu | Karanlık Sular - Paula Hawkins


Merhabalar.

Karanlık Sular'ın yazarı Paula Hawkins'in Trendeki Kız adlı kitabını okumayan kalmamıştır muhtemelen, ya da izlemeyen. Trendeki Kız'ı beğenmiştim ve Neden Karanlık Sular'a da bir şans vermeyeyim? dedim. Yazarın ikinci romanı Karanlık Sular ve bu kadar taze bir yazar olmasına rağmen iki kitabında da azımsanmayacak bir başarı yakalamış olması takdire şayan şahsen.

Karanlık Sular, bir geçmişi deşme öyküsü. Kardeşinin ölüm haberini alan Jules isimli karakterimiz, bir daha hiçbir şekilde dönmek istemediği kasabaya ve ablasının ardında bıraktığı yeğenine geri dönmek zorunda kalır. Kardeşinin ölü bulunduğu Ölüm Göleti Nel'in üzerinde çalıştığı ve gizeminden, cazibesinden kopamadığı bir gölettir. Bir zamanlar Ölüm Göleti'nde ölen kadınların geçmişlerini araştırmış ve hikayelerini Ölüm Göleti diye adlandırdığı bir kitapta toplamaya başlamıştır. Kasabalı da bu yüzden pek üzülmez Nel'in öldüğüne. Baş belasının tekidir çünkü.

Kitapta çok fazla karakter var ve her karakterin ağzından bir kez bile olsa bir şeyler anlatılıyor. Ana hikaye bir karakterin üzerinden anlatılıyor dememin mümkünatı yok pek. Herkes bir parçası çünkü bu hikayenin. Her biri çok gizemli ve her birinin bir sırrı var. Kitapta masum insan bulmanız pek olası değil, Trendeki Kız'da da olduğu gibi. Paula Hawkins'in önemli özelliklerinden biri de bu sanırım: Bütün karakterler oldukça normal. Hata yapabilen, kin tutabilen, üzülebilen, gülümseyebilen, sorunları olan karakterler hepsi.


Birbiri içerisine geçmiş bir kurgu var elimizde. Karakterlerin geçmişleri birbirine dolanıyor, her birinin sırrı bir ötekini destekliyor. Hikayenin sonuna kadar diken üzerinde durmanıza neden oluyor, Hawkins. Şüphelenmeseniz bile karakterden Acaba? demenize neden oluyor, her birini ayrı ayrı sorgulatıyor. Olayı, bir dedektifin çözmesini izlemiyormuş da size gelen ifadeler neticesinde kendi başınıza çözmeye çalışıyormuşsunuz gibi düşünün. Her karakteri ayrı ayrı dinliyorsunuz çünkü. Ve hepsi sizin için potansiyel bir şüpheli haline geliyor.

Kadını temel alıyor asıl. Ailesinde şiddet gören ve sıkıntı çeken kadınları, tecavüze uğrayan kadınları, iftiraya kurban giden kadınları, susmak zorunda kalan kadınları... Ölüm Göleti'nin adı, bu ölü kadınların ruhuyla dolanıyor kasabayı ve insanların unutmasına izin vermiyor.

Güzel bir gerilim romanı arıyorsanız şu sıralar tavsiye edebileceğim bir kitap kendisi. Gizem konusunda tam olarak ne söylemem gerektiğini ise bilmiyorum. Trendeki Kız'da da bu ikilemi yaşamıştım. Gerilim, evet ama gizem... ondan tam emin olamıyorum işte. Vurucu bir kitap değil en azından, bunu söyleyebilirim. Tercihinizi bunu göz önünde bulundurarak yapabilirsiniz. 

Puanım 6/10.

Alıntılar:
Taze bir yasın sancılarını çeken birini öylece izlemek korkunç bir şeydir; kötü, davetsiz bir misafirmiş gibi hissettirir. Bir başkasının özelini ihlalden başka bir şey değildir.
...Ona söyleyecek hiçbir şeyim yoktu. Ona ulaşmanın hiçbir yolu yoktu. Onda, eskiden benim de sahip olduğum bir şey görmüştüm. Belki de herkesin o yaşlardayken sahip olduğu bir şeydi bu. Önemli bir bilmemezlik. Ebeveynlerin çocuklarını tanıdıklarına, çocuklarını anladıklarına inanmalarının ne tuhaf olduğunu düşündüm. On sekiz ya da on beş ya da on iki yaşında olmak nasıl bir şeydi, hatırlamıyorlar mı? Belki de çocuk sahibi olunca çocuk olmayı unutuyorlardır.
"Evet, öyle. Birinin bir ilişkisi varsa, adamın karısı neden hemen ikinci kadından nefret eder? Neden kocasından nefret etmez? Onu daima seveceğine, daima onunla olacağına söz verip ona ihanet eden, kocası. Neden lanet bir uçurumdan atılan kocalar olmuyor?"
Esen kalın, hoşça kalın.

16 Ocak 2019 Çarşamba

Kitap Yorumu | Mango Sokağı'ndaki Ev - Sandra Cisneros

Kitap Yorumu | Mango Sokağı'ndaki Ev - Sandra Cisneros


Merhabalar.

"Amerika'da ilköğretimden üniversitelere kadar tüm okullardan öğretilen ve dünya çevresinde pek çok dile çevrilen" Mango Sokağındaki Ev, yorumuna denk gelmesem dikkatimi çekmezdi muhtemelen. Çünkü kapağı? Of, kapağı kitaptan o kadar bağımsız duruyor ki. Debbie Macomber romanlarına benziyor dışarıdan kitap. Alakası yok ama, tasarımına değinmiyorum bile. Benim bahsettiğim kapak fotoğraftaki kapak tabii. Başka kapakla da baskı yapmışlar mesela, o kapakla hiçbir derdim yok.

Kitap 'Kadınlara' ithaf edilmiş. Mango Sokağındaki Ev'in başlangıcında yazarın 'Kendime Ait Bir Ev' başlığı ile kaleme aldığı bir önsöz var. Önsözde Sandra Cisneros, bu kitabı neden ve nasıl kaleme aldığına, yazarlık hayatına, ailesine, bakış açısına ve düşüncelerine yer veriyor. Hayatım boyunca okuduğum en naif önsözlerden biri olabilir bu. Annesinin arkasında durmasını ve okuması için gösterdiği çabayı okuyunca gözlerim doldu. Güçlü bir anne, güçlü bir kız çocuğu bırakıyor ardında çünkü.

Kitap, normalde adı Esperanza Cordero olan ve Mango Sokağı'nda oturan Latin genç kız karakterimizin hikayesini anlatıyor. Her ne kadar çizgisel bir kurgu olsa da bir yandan da hiç çizgisel değil. Önsözünde şöyle bir şey söylüyor Cisneros:
...Hayran olduğu yazarların onun çalışmasını takdir etmesini istediği bir gerçek ama aynı zamanda, her zaman kitap okumayan insanların da bu öykülerden keyif almasını istiyor. Bir okurun anlamayacağı ve anlamadığı için utanacağı bir kitap yazmak istemiyor.
En fazla altı, yedi sayfalık bölümlerden oluşuyor kitap. Küçük bir hikaye kitabı gibi ama aynı zamanda da değil. Bir kişiyi ve onun hayatını anlatıyor lakin her bölümde farklı bir şeye değiniyor. Bölümler hem birbirinden bağımsız hem de sırayla dizilmiş gibi. Cümleleri, kelimeleri karaktere ve yaşına o kadar uygun ki yalınlığı bazen şaşırmanıza sebep oluyor. Cümleler süslü değil ama boş da değil. Hiçbir kelime gereksiz yere kullanılmamış.

Başucu kitabı olabilecek nitelikte bir kitap. İstediğiniz sayfadan başlayabilir, istediğiniz bölüme dalabilirsiniz.



Bazı kitaplar vardır, naneli sakız çiğnedikten sonra içilen su gibi ferahlatır yüreği, zihni. Okurken de okuduktan sonra da dinginliğe sürükler okuyucuyu. Mango Sokağı'ndaki Ev de tam bu tatta bir kitaptı. Herkese hitap etmez belki, bilemiyorum. Okuması kolay, orası kesin. Ama herkes benimle aynı tadı ve zevki alır mı kestiremiyorum. Öyle çok da övemiyorum çünkü beklentiyi yükseltmek istemiyorum.

İyisi mi siz bir kitapçıda denk gelirseniz şöyle bir alın içini karıştırın, bir bölüm de olsa okuyun. Kitap için doğru zaman olup olmadığına kendiniz karar verin.

Puanım 8,5/10.

Alıntılar:
Gökyüzünün fazlası olmaz. Gökyüzünde uykuya dalabilir ve sarhoş halde uyanabilirsiniz ve üzgün olduğunuzda gökyüzü sizi koruyabilir. Burada çok fazla üzüntü var ve yeteri kadar gökyüzü yok. / Kelebekler de az ve aynı şekilde çiçekler ve güzel olan diğer birçok şey de. Yine de, alabildiğimiz kadarını alıp, elimizden geleni yapıyoruz.
Tepelerde oturanlar yıldızlara o kadar yakın uyuyorlar ki, çok aşağıda, fazlasıyla dünyada yaşayan bizleri unutuyorlar. Tepelerde yaşadıklarını fark edip rahatladıkları zamanlar dışında, neredeyse hiç bakmıyorlar aşağı. Geçen haftanın çöpü ya da sıçanlardan korkmak gibi şeylerle hiçbir ilgileri yok. Gece oluyor. Rüzgârdan başka hiçbir şey uyandırmıyor onları.
Bir apartman katı değil. Arkada bir daire değil. Bir adamın evi ya da bir babacığın. Sadece bana ait bir ev. Verandam ve yastığım, güzel mor petunyalarımla. Kitaplarım ve öykülerim. Yatağın yanında bekleyen ayakkabılarım. Uğraşılacak kimse yok. Çöpü toplanacak kimse yok. / Sadece bir ev, kar kadar sessiz, bir yer benim gidebileceğim, şiirden önceki kâğıt kadar temiz. 
Esen kalın, hoşça kalın.

9 Ocak 2019 Çarşamba

Seri Yorumu | Ahh Kalbim / Al Sana Aşk! - Meriç Mekik

Seri Yorumu | Ahh Kalbim / Al Sana Aşk! - Meriç Mekik


Merhabalar.

Utanarak söylüyorum ki Türk yazarların romantik-komedi kitaplarını alırken iki kere düşünüyorum. Bilinçli yapmıyorum bunu lakin yapan küçük bir tarafım var. Meriç Mekik'e -hatırlamıyorum şimdi nerede olduğunu- bir tane yorumda denk gelmiştim sanırım. Sonra alayım dedim ve kitaplığımda beklemeye başladı yazar. Sonra ben Kocan Kadar Konuş serisini okudum ve bu seriye bakıp üçüncü kez "Acaba?" diye sordum kendime.

Yanılmak güzel tabii, bazen.

Romantik-komedi türünde bir seriden ne beklediğini bilmeli öncelikle insan. Ben düşük bir beklenti ile başlamıştım açıkçası fakat seri beni düşündüğümden daha çok eğlendirdi. Aşk ilişkisinden aile ilişkisine, anne-çocuk ilişkisinden dostluk ilişkisine... her şey vardı bu seride. Her şey çok bizdendi.

Konusu şöyle ki ana karakterimiz Aylin, karnında bebeği ile kocası Adnan tarafından terk edilir. Adnan bir öğrencisine âşık olmuştur ve karısını terk edip sevgilisi ile birlikte yurt dışında gider. Üzerinden dört yıl geçer; Aylin çocuğunu doğurmuştur ve ailesinin yanındadır. Yaşamını bir şekilde sürdürmeye devam ederken kayınvalidesi ile kayınbabasının evlilik yıl dönümüne davet edilir. Yalnızlığını elalemin ağzına sakız etmemek isteyen Aylin, bir kavalye arayışına girer. En yakın üç arkadaşı da kendisine bu konuda seve seve yardımcı olacaktır.

İlk kitap üç ayrı adamla geçen randevusunu, ailesini, iş hayatını, kızı Pelin ile olan durumunu ve arkadaşlarıyla ilişkisini anlatıyor. Bütün bunlar yaşanmadan evvel, bizim asıl adamla karşılaşıyor Aylin iş yerinin asansöründe. Üç randevu da kötü geçiyor, davet bir şekilde atlatılıyor ve yeni bir hayata başlama kararı alan Aylin spora yazılmaya karar veriyor. Spora gittiği yerde de bizim asıl adamımız Tarık ile karşılaşıyor tekrar. İlk kitabın ikinci yarısı da ikisinin maceralarını konu alıyor. İkinci kitaba değinmiyorum bu yüzden.

İki kitap da 450 küsür sayfa olduğundan her şeye değinebilme imkanı bulmuş, Meriç Mekik. Her sahnesinden ayrı keyif aldım ama bir süre sonra "Yeter artık, bitsin şu kitap," derken buldum kendimi. Yani romantik komedi kitaplarının iki kitaplık seriye dönüşmesi bana biraz gereksiz geliyor açıkçası. Anlatılacak şey belli, çözümlenecek şey belli... biraz uzuyor sanki hikaye.

Çılgın bir ikileme sürükledi seri beni.


Neticede ben büyük keyif aldım okumaktan. Siz de bir ön yargı ile yaklaşıyorsanız diye söylüyorum gönül rahatlığı ile alıp okuyabilirsiniz seriyi. Tabii ki romantik-komedi türünde bir kitap istiyor ve ne beklediğinizi biliyorsanız. 

Beklenti önemli çünkü.

Puanım 7/10.

Kitapta özellikle işaretlediğim bir yer yoktu, bu yüzden ilk sayfasından birkaç paragraf paylaşıyorum bir nebze bilginiz olsun diye.
Çok değil, dört yıl önce kalkıp biri bana "31 yaşında bekâr bir anne olacaksın," dese gülerdim. Evli, mutlu ve top gibi hamileydim. Hayatımla ilgili değiştirmek istediğim tek bir şey bile yoktu. / Aynı kişi bana "O herkesin sana çok âşık olduğunu söylediğin kocan, büyük bir aşkla yaptığınız bebek anne sütünden katı gıdalara geçemeden bir öğrencisine âşık olacak, kızı yerine onu büyütmeyi tercih edecek," dese, bak işte o zaman iş değişirdi. Ona kesinlikle gülmez, aksine, onu can kulağıyla dinlerdim. Çünkü sınırsız hayal gücü bende hep derin bir saygı uyandırır. / Ama bu kişi durup da bana "Kocanın âşık olduğu öğrencisi Japon olacak. Bunun üzerine sen altı ay ağzına pirinç pilavı koymayacaksın," dese, itiraf ediyorum, onu dinlerken çaktırmadan annemin ev hediyesi şamdanı kapıp arkama saklardım, çünkü sınırsız hayal gücü ile delilik arasında çok ince bir sınır vardır, delinin ne yapacağı belli olmaz. Sonuçta temkinli olmakta her zaman fayda var. Özellikle de, hayatınla ilgili değiştirmek istediğin tek bir şey bile yoksa; evli, mutlu ve top gibi hamileysen, delinin biri kalkıp seni öldürsün istemezsin, değil mi? / Oysa her şey aynen bu şekilde oldu.
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

28 Aralık 2018 Cuma

Kitap Yorumu | Isla ve Mutlu Son - Stephanie Perkins (Anna and the French Kiss, #3)

Kitap Yorumu | Isla ve Mutlu Son - Stephanie Perkins (Anna and the French Kiss, #3)



Buram buram sanat ve Avrupa kokan bir kitapla geldim bugün: Isla ve Mutlu Son. Adından da anlaşılacağı üzere kitap, Anna and the French Kiss serisinin üçüncü ve sonuncu kitabı. İkinci kitabı Lola ve Komşu Çocuk yorumum da hemen şurada. Kitapların çevrilme sırası "Neden?" diye sordurtsa da aralarında karakterler dışında bir bağın bulunmuyor oluşu sorun olmamasını sağlıyor.

Konusu şöyle: Ana karakterimiz Isla, Fransa'da okuyan bir Amerikalı ve lise birden beri Josh adlı karakterimize âşık. Platonik olarak takılıyor elbette. Diş ağrısından ötürü ağrı kesici aldığı ve kafasının bir dünya olduğu gün, oturduğu kafede Josh'a rastlıyor ve bir şekilde ikili konuşmaya başlıyor. Çok tatlı bir akşam geçiriyorlar ve ilerleyen saatlerde Isla'yı eve bırakıyor Josh. Bu olay yaz tatilinde gerçekleşiyor. Kafasının güzel olmasından ötürü oldukça rahat davranan Isla, yaşananları ancak ertesi gün hatırlıyor lakin Josh'ı lise son sınıf başlayana, yani okul açılana kadar görmüyor. Okulda tekrar bir araya gelmelerinin ardından çiftin macerası da bir şekilde başlamış oluyor.


Çok tatlı çıtır çerez bir kitaptı, Isla ve Mutlu Son. Daha iki kitabını okudum lakin Perkins'in her kitabını sanatsal bir konu ile besleme dürtüsü çok güzel. Josh resim çiziyor ve Isla ile beraber yurt dışına, Barselona'ya gidiyorlar. Karakterler ile beraber siz de karış karış geziyorsunuz Barselona'yı. Mimari yapıları inceliyor, sokaklarını didik didik ediyorsunuz. Kitapta en çok hoşuma giden şey bu oldu.

Tadında bir genç yetişkin romanıydı özetle. Lola ve Komşu Çocuk'ta olduğu gibi her karakter nevi şahsına münhasırdı ve mekanlar da bir o kadar titizlikle seçilmişti. Okurken Isla ile beraber siz de âşık olmuş gibi hissediyorsunuz; o kadar yalındı çünkü duygular ve kelimelere dökülüşü. Sözün özü, ben büyük keyifle okudum. Genç yetişkin dalında yumuşak ilerleyişe sahip bir kitap arıyorsanız bu kitabı, hatta belki de tüm seriyi önerebilirim. 2. kitabı hariç, daha okumadım çünkü onu.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
"Maceralı hikayeleri severim. Özellikle işin içinde bir tür felaket varsa." Kaşı kalkık kalıyor. Gülüyorum. "Ben mutlu sonu olanları da okuyorum." Josh raflarıma işaret ediyor. "Çok okuyorsun." "Bu gerçek maceralara çıkmaktan daha güvenli." Bu sefer gülen o oluyor. "Belki."
"Daha önce güneşin doğrudan saçlarına vurduğunu görmemiştim hiç." "Ah." Parlayan saçlarıma bakıyorum. "Asla aynı gözükmüyor, değil mi? İçerideyken kestane rengi. Dışarıdayken daha çok kızıl." "Hayır." Josh uzanıp dalgalardan birine hafifçe dokunuyor. "Kızıl doğru kelime değil. Kestane rengi, turuncu, bakır veya bronz renginde değil. Saçların ateş gibi. Bu yanan bir binanın alevlerinden büyülenmek gibi. Bakışlarımı alamıyorum."
Keşke bana çizdiği şeylere baktığı gibi baksa. O zaman bende utangaçlıktan fazlasının yattığını görebilir, benim onda tembellikten fazlasının yattığını gördüğüm gibi.
"Ama artık kendine güveniyor musun?" "Ben... bunu başarmak üzereyim. Boş bir tuval olmanın sorun olmadığını düşünmeye başladım sanırım. Belki de geleceğimin bilinmez olması sorun değildir." Yine gülümseyerek, "Belki de," diyorum, "geleceklerini bilen insanlardan ilham almak sorun değildir." "Biliyorsun bu iki taraflı işliyor." Buz gibi olmuş parmaklarını kendiminkilere kenetliyorum. "Ne iki taraflı işliyor?" "Sanatçılar boş tuvallerden ilham alır." Gülümsemem genişliyor. Josh, "Boş bir tuval," diye devam ediyor, "sınırsız olasılıkla doludur." 
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Kitap Önerisi | Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald

Kitap Önerisi | Muhteşem Gatsby - F. Scott Fitzgerald


Merhabalar.

Sıradaki kitabım Muhteşem Gatsby, kendisi Modern Klasikler Serisi'nin 63. kitabı. F. Scott Fitzgerald'ın diğer kitapları şunlar: Cennetin Bu Yanı (1920), Uçarı Kızlar ve Filozoflar (1920), Kıyıdan Uzakta (1920), Güzel ve Lanetlenmiş (1922), Kış Hayalleri (1922), Caz Çağı Öyküleri (1922), Benjamin Button'ın Tuhaf Hikayesi (1922), Buruktur Gece (1934), Son Düş (1941), Bir Yazarın Öğleden Sonrası (1957).

Muhteşem Gatsby'nin önce filmini gördüm, sonra kitabından haberdar oldum. 2013 yılında Baz Luhrmann tarafından beyaz perdeye uyarlanmış, eser. Başrollerinde Leonarda DiCaprio, Carey Mulligan, Tobey Maguire, Joel Edgerton ve Isla Fisher yer alıyor. Kitap ile oldukça paralel ilerlemiş film, okumak istemiyorsanız eğer sadece filmini de izleyebilirsiniz. Ya da okuduktan sonra izleyebilirsiniz, karar sizin.

Öncelikli olarak, ana karakteri Gatsby sanmıştım kitabı okumaya başlayıncaya değin lakin yanılmışım. Şu anlamda yanılmışım: Kitap Nick Carraway'in ağzından anlatılıyor. Kendisi Bay Gatsby'nin komşusu. Biz Gatsby'e ikinci bir gözden bakıyoruz yani. Bu beni şaşırtan bir detay oldu ve hoşuma gitti. Bu demek değil ki Gatsby çok az bir yer kaplıyor kitapta. Ana odağımız hala kendisi.


Ben Gatsby karakterine üzüldüğüm kadar hiçbir karaktere üzülmedim herhalde şu hayatta. Üzüldüysem de azdır muhtemelen sayısı. Daisy'e de müthiş sinir oldum sonunda. Yani madem... neyse, konuşursam bilgi vermiş olacağım. Susuyorum o yüzden. [Allah cezanı vermesin, Daisy.] Nick ve Gatsby'nin çevresindeki çoğu kişi de sizinle beraber tanıyor neredeyse karakteri. Geçmişini, hedefini ve hayatının iç yüzünü sizinle beraber öğreniyor. Kitabın başlangıcındaki cümle, hikayenin temeline kazınıyor sayfalar boyunca.

Kitabın o şaşalı dünyası, karakterlerin de keza öyle oluşu, bahsedilen Caz Çağı'na müthiş uyum sağlıyor. Ki ayrı bir ilgim vardır Caz Çağı'na, bu sebepten de oldukça keyif aldım ben kitaptan. Sonunun, kitabı bu denli beğenişimde etkisi olduğunu da söylemem gerekiyor tabii. Sonu farklı bir şekilde bitseydi o kadar etkilenmeyebilirdim belki de.

Saf aşka, aşk için yapılan fedakarlıklara, sadakate ve daha birçok şeye tanık oluyorsunuz, Muhteşem Gatsby'de. Okumanızı ve filmini izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Puanım 8/10.

Alıntılar:
Daha genç ve kırılgan olduğum yaşlarımda babamın verdiği bir öğüt, o günden beri aklımdan hiç çıkmaz. "Birisini eleştirmeye kalkıştığında," dedi bana, "şu dünyada her insanın senin sahip bulunduğun ayrıcalıklara sahip olmadığını hiç aklından çıkarma."
"Bir şey kesin ve bundan daha kesin başka bir şey yok/ Zenginler daha zengin oluyor, yoksullar da çocuk yapıyor / İki arada bir derede..." 
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

18 Aralık 2018 Salı

Kitap Yorumu | Doğuştan Çapkın - Susan Elizabeth Phillips (Chicago Stars, #7)

Kitap Yorumu | Doğuştan Çapkın - Susan Elizabeth Phillips (Chicago Stars, #7)



Herkes kitaplığının ilk kitaplarından birkaçını hatırlar herhalde, değil mi? Ben ilk iki kitabımı hatırlıyorum en azından. Bunlardan biri de Susan Elizabeth Phillips'in kitabıydı: Aşk Kapıyı Çalınca. Ardından Aşkta İlk Çeyrek kitabını okuyup uzuuun bir ara vermiştim, Phillips'in kalemine. Yıllar sonra kendisini merak ettiğimi ve özlediğimi fark ettim. Kitaplarından Doğuştan Çapkın'ı seçip sepete attım. Ve buradayım.

Yazarın iki tane serisi, haricinde de birkaç tane novellası var. Ben bu yazımda sadece Chicago Stars serisine değinmek istiyorum. Diğer serilerine de kitaplarını okudukça -artık ne zaman olur, bilmem- değinirim inşallah. Chicago Stars serisi şu anda sekiz adet kitaptan oluşuyor, yedi tanesi dilimize çevrilmiş. Dilimize çevrilen kitapları da sırasıyla şunlar: Aşkta İlk Çeyrek (1994), Kalbinde Bir Yer Aç (1995), Sensiz Olmaz (1997), Küçük Bir Hayal Kur (1998), Ah Şu Kalbim (2002), Aşk Çok Yakında (2006). Serinin yedinci kitabı Doğuştan Çapkın orijinal dilinde 2004 yılında yayımlanmış. Bir de sekizinci kitabı var, o henüz çevrilmedi, First Star I See Tonight isimli; 2016 yılında yayımlanmış. Araya giren yıllarda da ikinci serisi olan Wynette, Texas serisinin kitaplarını yazmış muhtemelen. [Her kitap ayrı bir hikaye ortaya koyuyor. İlkini okumadım, yedincisini okuyabilir miyim, diye düşünmenize gerek yok. İstediğiniz kitaptan başlayabilirsiniz.]

Kitap Chick Lit türünde bir eser olduğu için konusunu öyle derinlemesine irdelemeye lüzum yok, zaten kitapta öyle muhteşem dönüm noktaları da yok. Chicago Stars'ın temelindeki olay şu: Chicago Stars takımının oyun kurucuları -her kitapta farklı biridir bu- bir kız ile tanışır ve olaylar gelişir. Bu kitaptaki oyun kurucumuzun adı Dean Robillard. Kendisi bir gün yoldayken başı olmayan bir kunduz ile karşılaşıyor. Bu kunduzumuzun adı da Blue Bailey.

Adamımızın ne olduğunu söyledim zaten, kadınımız da ressam. Ama tanışmaları Blue'nun meteliksiz kaldığı bir döneme denk geliyor, ne yazık ki. [Neden o halde olduğunu da kitabı okurken öğrenirsiniz.] Blue, kunduz kostümünü gün içerisinde maskotluk yaptığı için giymiş, eski sevgilisine gidecekken karşılaşıyor Dean ile. Dean'in de canı sıkılmış tek başına, öyle arabada falan. "Atla," diyor Blue'ya, beraber birkaç kilometre öteye, Blue'nun eski sevgilisinin yanına gidiyorlar. Neyse bunlar tartışıyor, oradaki pansiyoncu kadın Blue'yu kovuyor. Blue kalıyor mu dışarıda? Sonrası da Dean ile Blue'nun karşılıklı menfaatler içerisinde birbirlerinin yanında kalmaları sonucu yaşadıklarını anlatıyor.

Kitabın daha ikinci sayfasından keyifle arkama yaslandım. Diyaloglar keyif verecek kadar zekice yazılmış. Boş boş laflar, 'Ah, Dean!'ler, 'Blue, bebeğim!'ler falan yok. [Böyle anlatınca da kitabın başından sevişmeye başlıyorlarmış gibi oldu. Yok öyle bir şey.] Atışmaları çok tadında ve ben okurken çoğu yerde gülmeden edemedim. Karakterler az da olsa oturaklı. Kadın bağımsız, ayakları üzerinde duran bir kadın; adam klasik oyun kurucusu işte. [Çok yüzeyselleştirdim herifi ya...]


Her kitabın olduğu gibi romantik ve chick-lit kitapların da bir tepe noktası vardır. Olaylar gelişir, gelişir ve bir yerde bir şeyler patlar. Sonra olaylar yavaş yavaş çözülürken eski sakinliğine doğru geri döner. Romantik kitaplarda da bu tepe noktası; iki karakterin birbirini yanlış anlaması, yalan söylemesi, birinin kendini yetersiz görmesi, kafasına göre tribe girmesi, yersiz hayaller kurması, karşısındakini dinlememesi sonucu gerçekleşir. [Öf, yazarken bunaldım.] Bu kitapta da böyle bir nokta var elbette lakin gereksiz triplerden çok haklı sebeplere dayanıyor. Kimse kimseye trip atmıyor, gurur yapmıyor; ne düşünüyorlarsa söylüyorlar, ne yapmaları gerekiyorsa yapıyorlar. Enfes yani! Böylesine denk gelince zevkten dört köşe oluyorum ben.

Kitapta başka karakterler de var elbette ama benim o kadar ilgimi çekmediler. Kurgu ve ana karakterler belli bir temele otursun diye oluşturulmuş karakterlerdi. Ha, tamam, deyip geçtim hepsini.

Kurgu... eh, yani. Öyle muazzam bir kurgusu yok. Ama böyle bir türden de muazzam kurgular beklemeye lüzum yok. Beklentileriniz doğru yerde durursa keyifle okuyabileceğiniz bir kitap kendisi. Klasikler ile kendimi yorduğum şu dönemde araya böyle çerezlik bir kitap sıkıştırmak iyi geldi. Öyle ki başladım ve gece üçe kadar okuyup elimden bırakamadım. Şimdi tekrar klasiklerime geri dönebilirim. [Ehe.]

Puanım 6/10.

Alıntılar:
"Bir aktör," dedi kadın, hırlar gibi. "Şansa bak!" "Sana aktör olduğumu düşündüren nedir?" "Kız arkadaşlarımdan bile daha güzelsin." "Bu bir lanet." "Mahcup bile olmadın mı?" "İnsan kendisiyle ilgili bazı şeyleri kabullenmeyi bilmelidir."
..."Başıma fazla dert açma, olur mu? Seni hapisten çıkardım ve trafik cezanı ödedim." Dean yine saldırıya geçmişti. Blue onun bakışlarına karşılık verebilmek için güneşe karşı gözlerini kısmak zorunda kaldı. "En çabuk şekilde sana geri ödeyeceğim." "Biz takas yapıyoruz, unuttun mu?" "Bunun tam olarak nasıl işlediğini bana da hatırlatsana." Dean bir şey açıklamak yerine Blue'yu baştan aşağı inceledi. "Plastik makas tutan bir anaokulu öğrencisi yerine saçlarını bir profesyonele kestirmeyi hiç düşündün mü?" "Fazla meşgulüm." "Ukalalık etmeyi bırak."
Hadi, esen kalın, hoşça kalın.

30 Ekim 2018 Salı

Kitap Yorumu | Edgar Casey Akademisi - Beth Revis

Kitap Yorumu | Edgar Casey Akademisi - Beth Revis


Merhabalar.

Beth Revis'ı duyanlarınız Evrenin Ötesi serisinden biliyordur muhakkak. Ben de okumuş ve yorumumu yapmıştım, hemen şurada. Diğer iki bağımsız kitabını da indirimde yakalar yakalamaz aldım. Yazarın diğer kitapları da sırasıyla şunlar: Evrenin Ötesi (2011), Bir Milyon Güneş (2012), Dünyanın Gölgesi (2013) ve Yapay Düş (2014).

Bu kitap ile alakalı ne söylesem spoiler verecekmişim gibi hissediyorum. Şahsen ben kitabın gidişatını büyük bir şokla karşıladım, hiç aklıma gelmeyen bir şey oldu çünkü. Sizden de yaşayanlar olur diye olabildiğince üstü kapalı anlatmaya çalışacağım. Hof, baya zor olacak.

Konumuz şu şekilde: Ana karakterimiz Bo, özel yeteneklere sahip öğrencilerin gittiği bir akademiye, Edgar Casey Akademisi'ne gidiyor. Bo'nun yeteneği ise zamanda yolculuk yapabilme. Fakat günlerden bir gün kız arkadaşı Sofia ile çıktıkları bir yolculukta Sofia'yı geçmişte -kazara- mahsur bırakıyor ve Sofia'yı kurtarması için güçlerini kontrol edebilmesi ve özdenetimini sağlayabilmesi gerekiyor.

Kitap boyunca Bo'nun Sofia'yı kurtarma girişimlerini, özdenetimini sağlayabilmek için verdiği uğraşları ve aile ilişkilerini okuyoruz. Süper güçler ve aksiyon falan beklemeyin yani bu kitaptan. Edgar Casey Akademisi daha çok psikolojik bir kitap.

Ben Beth Revis'ın olaya bakış açısını ve yaklaşımını oldukça beğendim. Farklı bir bakış açısı bende her zaman ayrı bir sempati uyandırıyor zaten. Yapay Düş'ü okuduktan sonra karar vereceğim buna ama Beth Revis şimdiden bendeki yerini hazırladı gibi hissediyorum. "Ne olursa olsun, bir alır okurum," listeme girdi bu kadının kitapları. Gizem yaratma konusunda ne kadar başarısızsa sürükleyici eser yazma konusunda da bir o kadar başarılı.

Şöyle güzel bir psikolojik roman okumak istiyorsanız ben keyifle öneririm, Edgar Casey Akademisi'ni. Kıyıda köşede kalıyor bu kadın, üzülüyorum.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
Bir zaman yolcusu olmanın bana öğrettiği en önemli şeydi bu. Tek bir kişi değildiniz. Yaşamın her anında farklı bir insandınız. Adınızın bir önemi yoktu. Gidip farklı bir zamanda aynı isme sahip olan birini görün, tamamen başka bir insandır.
...Aşık olduğunuzda, ilk öpücükle aşka kapılmazsınız, ondan sonraki her öpücükte aşık olursunuz. Büyük anlar harikadır ve onları hatırlama nedeniniz bellidir ama bir insanı gerçek yapan küçük şeylerdir: saçlarının kokusu, omzunuza yaslanmış başının sıcaklığı, kulağının kıvrılma şekli, rahatladığında bacaklarını altına alışı, bir filme sesini çıkardığını unutacak kadar odaklandığında soluğunu tutması ve mırıldanması. Büyük anlar sadece kafanızdaki fotoğraflardır; küçük şeyler ise anılardır.
"İçimde karanlığı hissediyorum, göğsümde kıvrılmış, duman ve ateş soluyan bir yaratık gibi. Her zaman orada. Üzerimde bir yük. Kendi tenim dışında başka bir şeyin içinde kapalı değil. Bazen uyuyor. Bazen uyumuyor."
Esen kalın, hoşça kalın.


25 Ekim 2018 Perşembe

Kitap Önerisi | Casus - Joseph Conrad

Kitap Önerisi | Casus - Joseph Conrad


Merhabalar.

Yazın başında başladığım ve önünü alamadığım klasikleri okuma serüvenime, Modern Klasikler Dizisi'nin 4. kitabı olan Casus ile devam ediyorum. Yazarın diğer kitapları da şunlar: Almayer'in Sırça Köşkü (1895), Karain (1897), Narcissus'un Zencisi (1897), Gençlik (1898), Karanlığın Yüreği (1899), Nostromo (1904), Dönüş (1908), Batılı Gözler Altında (1911), Zafer - Bir Ada Hikayesi (1915) ve Üç Deniz Öyküsü (1915).

Kitabımızın bir filmi de var elbette. Kefaret, The Good Father ve Carrington gibi filmlerin de yönetmeni olan Christopher Hampton tarafından yönetilen The Secret Agent isimli bu film, 1996 yılında yayımlanmış. Başrollerinde Christian Bale, Gérard Depardieu, Bob Hoskins ve Patricia Arquette yer alıyor.

BBC One yapımı bir mini dizisi de var ayrıca, aynı isimle. Başrollerinde Toby Jones, Vicky McClure ve Stephen Graham'ın yer aldığı mini dizi, 2016 yılında yayımlanmış. Geçtiğimiz yaz. Çok yakın yani.

Modern Klasikler Dizisi'ni tamamlamak gibi bir düşüncem olmasa belki de çok geç tanışacağım bir yazardı, Joseph Conrad. Aynı şekilde Casus da. Polonya asıllı bir yazar olmasına rağmen İngiliz dilinin en önemli yazarları arasında yer almayı başarmış, Conrad. Kitabı orijinal dilinde okumadığım için bu konu hakkında daha fazla yorum yapamıyorum tabii.

Ana karakterimiz Verloc'un, namı diğer DELTA'nın, Vladimir denen bir adamdan aldığı direktif sonucu Greenwich Gözlemevi'nde meydana getirdiği patlamayı anlatıyor başlangıçta kitap. Kitaptaki tek ve önemli olayımız bu. Bunun haricinde durağan bir yapısı olan, daha çok insan-sistem-aile ilişkilerini ele alan bir eser, Casus. Anarşistlerin birbirleri ve devlet ile olan ilişkilerini, karı-koca-aile ilişkilerini, teşkilatın ast üst ilişkilerini okuyorsunuz en çok. Bütün bunlara öyle yerinde, öyle güzel değinmiş ki yazar. Yeri geliyor karakterlerinden birine bir tirat attırıyor ve siz zevkle okuyorsunuz. Alt metine de yerleştirmiyor anlatmak istediklerini, açık seçik ne varsa döküyor kelimeler ile ortalığa.

Tabii kitabın durağanlığı beni biraz zorladı elbette. Kimi zaman bıraktığım yeri, okuduğumu bile hatırlamayıp geri dönmek ve bir kez daha okumak zorunda kaldım. Sonlarına doğru "Tamam artık, anladım," diyerek kitabı bitirmeye çalıştım. Çünkü daha olayın başlangıcından sonunu görebiliyorsunuz; hal böyle olunca o uzun sayfalar bitmek bilmiyor. Hele son bölümlerden birinde yer alan bir kadının -kim olduğunu söylemiyorum- duygu durum değişikliğinin anlatıldığı o sayfalar... Tamam, kısaca üzerinden geçilecek bir olay değildi ama bu kadarı da çok yordu beni.

Kitap 309 sayfa ama daha kısa da olabilirdi, nazarımca. Anlattıkları ve değindiği konu çok güzel lakin yer yer fazla geldiğini de söylemeden geçemem.

Neyse. Neticede şöyle bir güzel entrikalarla çevrili, dedektiflik romanı okumak istiyorsanız Casus raflardaki yerini çoktan almış durumda. Olaydan ziyade insan ruhunu çözüyorsunuz bu kitapta. İsteklerin ve eylemlerin altında yatan düşünceleri... Çoğu karakterin sınırları o denli güzel çizilmiş ki birkaç tanesini okurken delirmeden edemedim.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
"... İdealleştirmenin her türlüsü hayatı yoksullaştırır. Hayatı güzelleştirmek, onun karmaşık niteliğini ortadan kaldırmak, yok etmektir. Sen bu işi ahlak hocalarına bırak, dostum. Tarihi insanlar yapar ama kafalarının içinde değil. Olayların akışında, insan zihninden doğan fikirlerin pek önemli bir payı yoktur. Tarihe hükmeden, tarihin yönünü belirleyen, üretim ve üretim araçlarıdır; ekonomik koşulların gücüdür. Kapitalizm, sosyalizmi yarattı; anarşinin sorumlusu, kapitalistlerin mülkiyeti korumak amacıyla çıkardıkları yasalardır. Toplum düzeninin gelecekte nasıl bir biçim alacağını kimse kestiremez. O zaman geleceğe yönelik düşler kurmaya ne gerek var? Bu tür düşler, olsa olsa düşü kuran kimsenin zihin yapısını ortaya koyar; gerçek değerleri yoktur. Bırak da böyle hayallerle ahlak hocalığı edenler oyalansınlar."
"Böyle bir geri zekalı gördünüz mü siz hiç? Ona göre hapse düşen suçludur. Ne basit, değil mi? Adamı hapse atanlara, zorla deliğe tıkanlara ne demeli? Evet, zorla deliğe tıkanlara ya. Ayrıca, suç ne demek? Bu karınları tıka basa dolu soytarılar dünyasında, bir sürü talihsiz, zavallı insanın kulaklarıyla, dişlerine bakarak paraya, üne kavuşan o aptal herif suçun ne olduğunu biliyor mu dersin, ha? Kulaklarla dişler suçluyu belli edermiş, öyle mi? Peki, suçluları bundan çok daha iyi belirleyen yasalara -aşırı beslenen kimselerin aç insanlara karşı kendilerini korumak için icat ettikleri o güzelim dağlama demirlerine- ne demeli? 
Merak insanın kişiliğini dışa vuruş biçimlerinden biri olduğundan, meraksız bir kimse her zaman bir parça gizemlidir. 
Esen kalın, hoşça kalın.

23 Ekim 2018 Salı

Kitap Önerisi | Gurur ve Önyargı - Jane Austen

Kitap Önerisi | Gurur ve Önyargı - Jane Austen


Merhabalar.

Gurur ve Önyargı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'na ait Hasan Ali Yücel Klasikleri Dizisi'nin ilk kitabı. Yazarın aynı diziden çıkan diğer kitapları şunlar: Akıl ve Tutku (1811), Northanger Manastırı (1817). Dilimize çevrilen diğer kitapları ise: Mansfield Park (1814), Emma (1815) ve İkna (1817).

Elbette kült eserimizin bir filmi de var. Joe Wright tarafından yönetilen Pride and Prejudice filmi 2005 yılında vizyona girmiş. Atonement (2007), Anna Karenina (2012) ve Darkest Hour (2017) da yönetmenin eserleri arasında yer alan filmler.

Bu yazıya başlamadan evvel oldukça gerildiğimi itiraf etmeliyim, neden olduğunu bilmiyorum. Sanırım bu durumda kitabın bana beklediğimi vermemesinin de etkisi var. Muhtemelen ben beklentimi yükselttim ve sonuç böyle oldu. Bunda elbette Jane Austen'in bir suçu yok. Kitabı beğendim lakin umduğumu bulamadım, diyeyim en iyisi.

Gurur ve Önyargı, kimi yayınevleri tarafından Aşk ve Gurur olarak çevrilmiş olan bu kitap, yıllardır raflarda yerini koruyor. Aşk ve Gurur bu kitap için verilebilecek en yanlış isim falan muhtemelen, en azından benim için. Gurur ve Önyargı bu kitap için en doğru isim. 18. yüzyıldan beri artarak devam ediyor okuyucuların Gurur ve Önyargı'ya olan ilgisi. Hal böyle olunca ben de büyük bir heyecan ve şevkle kitabı aldım ve okumaya başladım. Heyecanımın ve şevkimin asıl sorumlusu kitap yahut hakkında söylenenler değil elbette, bir film.

Becoming Jane, Jane Austen'in hayatını anlatan, yönetmenliğini Julian Jarrold'ın yaptığı 2007 yapımı bir biyografik-drama filmi. Austen'in aşk, aile ve yazarlık hayatına değiniyor ve başrollerini Anne Hathaway ile James McAwoy paylaşıyor. Bu filmi izleyip Gurur ve Önyargı'yı okuduktan sonra iki hikaye arasındaki muazzam benzerliği fark etmemeniz imkansız hale geliyor. Gurur ve Önyargı, Austen'in hayaline dönüşüyor. Elizabeth, Jane'e dönüşüyor; Jane de ablası Cassandra'ya.

Adında da geçtiği üzere kitap temelde gururu, önyargıyı ve bunların Elizabeth ile Darcy arasındaki ilişkiye olan etkisini anlatıyor. Üçüncü tekil kişi ağzından anlatılıyor olaylar ve anlatıcının varlığını hissediyorsunuz, öyle ki bazı yerlerde devreye girip -tabii bunu abartmıyor- kendi düşüncelerinden de bahsediyor. Ama bu öyle çok fazla gerçekleşmiyor, endişeniz varsa olmasın. Neden Aşk ve Gurur çok yanlış dedim bu kitap için peki? Çünkü Elizabeth ve Darcy'nin aşkı o denli geri planda ki... Elizabeth'in dört tane kız kardeşi var, onların da hayatlarındaki gelişmelere tanık oluyorsunuz. Çevredeki yahut iletişime geçtikleri insanların, annesinin, babasının, uzaktaki akrabasının hayatlarındaki gelişmelere de... Çok yoğun ve kalabalık bir kitap aslında, Gurur ve Önyargı. Zaten Birinci, İkinci ve Üçüncü Kitap adlı başlıklar ile birbirinden ayrılmış bölümlerden oluşmakta.

Birinci kitapta delirme noktasına geldim. Elizabeth'in -kendisini bu konuda oldukça başarılı bulur ve överken- Darcy'ye karşı bu denli kolay önyargıya kapılması beni çıldırttı. Sırf sert duruşundan ve dışarıya yansıttığı gururlu tavrından ötürü, elin adamından duyduğu şeylere o denli kolay inandı ve o denli kolay yargıladı ki Darcy'yi, otobüste oturduğum koltukta nefes alamaz hale getirdi beni. Nasıl hayal kırıklığına uğradığımı anlatamam.

İkinci kitapta işler biraz toparlar gibi oldu, sonlarına doğru en azından. Karakterlerin iç yüzleri ortaya çıktı, bazı meseleler patlak verdi. Elizabeth'in aklı başına geldi. [O anda bile on beş defa reddetti inanmayı, yani ne diyeyim bilemiyorum. Of!]

Üçüncü kitap ise su gibi aktı gitti, hayal kırıklarımı nazikçe toparlayıp itinayla yapıştırdı. Kitap bitince muhteşem bir sevince kapılmadım ama en azından gönül rahatlığıyla kapağını kapatıp arkama yaslanabildim. O da çok kısa sürdü zaten.

Şimdi Kitabın ismi Gurur ve Önyargı, gelmiş kızın önyargısından dem vuruyorsun! diyenler olacaktır muhakkak. Belirtmem gerekiyor ki kızın önyargısıyla alakalı bir derdim yok, her yazar karakterini istediği şekilde kaleme alabilir. Benim genel olarak önyargılı karakterler ile derdim var sadece. Özellikle de önyargılı olmadığını düşünenlerle... [Elizabeth, hayatım, seninle olan nefret-sevgi ilişkimiz baki kalacak.]

Jane Austen'in kalemi ise bana nasıl bir zamanda olduğumuzu fark ettirdi. Mizahi ve hiciv yönü çok kuvvetli, kadın-erkek bağımsızlığına ve seçme özgürlüğüne olan inancını oldukça kuvvetli bir şekilde kaleme alan bir yazar, Austen. Karakterlerin hazır cevaplılığı ve karakterlerde yer alan -ve dönemini yansıtan- nokta atışı özellikleri yazarın gözlem gücünün kuvvetini ortaya koyan detaylar. Kitabın dili dönemine has, şiirsel bir özellik taşımakta. Lakin 18. yüzyılda yaşamış kadın yazar ile erkek yazar arasındaki uçurumu da kolaylıkla görebilmemi sağladı bu kitap. Bu kimsenin suçu değil, hatta suç bile değil. Sadece edindiğim intiba bu.

Dili kısıtlı Austen'in, her ne kadar satırlarca döküp saymış olsa da paragrafları. Kadın olarak yaşamanın getirdiği sınırlar, dilinde de kurgusunda da kendisini belli ediyor ister istemez. [Bahsettiğim şey kadınsı bir şekilde yazıyor olması değil. Bir erkek gibi yazmak zorunda da değil, zaten bir kadın kendisi.] Günümüzde ise aradaki bu uçurumun mesafesi daralmış durumda gibi gözüküyor. Jane Austen günümüzde yaşasa nasıl olurdu, diye düşünmeden edemiyor insan.

Puanım 7/10.

Alıntılar:
... "Akşamı bu şekilde geçirmek ne tatlı! Doğrusu okumak gibi tatlı şey yok! Başka her şey insanı kitaptan daha çabuk yoruyor!.. Kendi evim olduğu zaman müthiş bir kütüphanem olmazsa mutsuz olurum."
... "Ne zevk! Ne mutluluk! Bana yeni bir hayat ve enerji verdiniz. Hayal kırıklığına ve kedere elveda. Dağın taşın yanında erkekler de neymiş? Ah! Yollarda geçireceğimiz saatleri düşünsenize! Döndüğümüz zaman öbür seyyahlar gibi olmayacağız, biz her şeyi ince ince anlatmayı becerebileceğiz. Biz nereye gittik, bileceğiz... gördüklerimizi hatırlayacağız. Göller, dağlar, nehirler aklımızda birbirine girmeyecek; belli bir sahneyi tarif etmeye kalktığımız zaman nereye yakındı nereye uzaktı diye kavga etmeye başlamayacağız. Bir heves anlattıklarımız bile çoğu seyyahınkinden daha inandırıcı olacak."
 "Sık sık düşünüyorum da," dedi, "insanın sevdiklerinden ayrılması kadar kötü bir şey yok. Sevdikleri yanında olmayınca insan pek garip kalıyor."
Esen kalın, hoşça kalın.